Mescid-i Haram (Kabe’nin Tarihi)

Tayfun NASUHBEYOĞLU
2018 İstanbul

1.Giriş

İçindekiler
1.Giriş
2.Kâbe
-Anlam ve İsimleri
-Kısaca Tanıtımı
-Kâbe’nin hangi köşesi hangi yönü gösteriyor?
-Tarihsel Süreç
-Kâbe ilk Olarak Ne zaman yapıldı?
-Hz. İbrahim ve İsmail’den günümüze Kâbe’nin inşasının serüveni
-Kâbe’nin Genişletilmesi
-Kâbe’nin Kapısı
-Kâbe’nin Örtüsü ve Tarihçesi
-Kâbe Hizmetleri
-Kâbe’nin Benzerini Yapma Çabaları
-Kâbe’nin Duvarlarına Şiirler Asılırdı
-Kâbe’nin İçerisindeki Mahzen
-Kâbe Hangi Günlerde Açılır
-Hacerülesved
3.Zemzem
4.Safa ve Merve

Hz. Âdem ve Hz. Havva ile başlayan insanın yeryüzündeki serüveninde ilk ev, ilk mabed Mescid-i Haram içerisinde bulunan Kâbe… Dünyanın en sade mescidi… Allah’ın yeryüzündeki evi: Beytullah… Dünyanın merkezi… Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından yıkılan temeller üzerinde tekrar inşa edilen, o günden bugüne kesintisiz ibadetin devam ettiği, kimi zaman sel baskınlarında, kimi zaman yangın ve saldırılar sonunda zarar görse de Kâbe, her seferinde yeniden inşa edilip bugüne kadar geldi.

Bu yazıda özelde Kâbe’den, Mescidi Haram’dan ve dolayısıyla Mekke’den bahsetmiş olacağız. Yazının bütünlüğü bozulmasın diye dip not verilmemiş olup, kaynaklar toplu olarak verilmiştir.

2.Kâbe

Anlam ve İsimleri

Sözlükte “dört köşeli veya küp şeklinde olmak” anlamındaki ka‘b (….) kökünden gelen ka‘be “küp şeklinde nesne” demektir.[i]

Kur’ân-ı Kerîm’de geçen isimleri;

  1. Kâbe (5/Mâide 95, 97)
  2. Beyt (2/Bakara 125, 127, 158; 3/Âl-i İmrân 96, 97; 8/Enfâl 35; 22/Hacc 26; 106/Kureyş 3),
  3. Beytullah,
  4. el-Beytü’l-atîk (22/Hac 29, 33),
  5. el-Beytü’l-harâm (5/Mâide 2, 97),
  6. el-Beytü’l-muharrem (14/İbrâhîm 37),
  7. el-Mescidü’l-harâm (2/Bakara 144, 149, 150; 5/Mâide 2; 9/Tevbe 7, 19, 28),
  8. el-Beytü’l-ma‘mûr (52/Tûr 4),

Diğer İsimleri: Halk arasında daha çok Kâbe-i Muazzama ismi kullanılmaktadır. el-Meş‘arü’l-harâm, Beniyye, Devvâre, Kādis, Kıble, Hamsâ, Müzheb gibi çeşitli isimler de verilmiştir.

Kısaca Tanıtımı

Mekke şehrinde Mescid-i Harâm’ın ortasında bulunan Kâbe yaklaşık 1,5 m. genişliğindeki temeller üzerine inşa edilmiştir. Dıştan dışa 10,70 × 12 m. ölçüsünde ve 15 m. yüksekliğinde olan duvarlar 1,25 m. kalınlığındadır. Temeller, tavaf alanı (metâf) yüzeyinden 22-27 cm. arasında değişen yükseklikte yukarı çıkmış ve duvarlar 25 cm. kadar içeriden başlatılarak temellerin dışarıda kalan kısmının üzeri 45º meyilli mermer levhalarla kaplanıp duvarlarla birleştirilmiştir. Yanları da mermer kaplama olan ve “şâzervân” adı verilen bu kısma Kâbe örtüsünü tutturmak için bakır halkalar konulmuştur. Mekke’nin çevresindeki dağlardan getirilmiş bazalt parçalarıyla yapılan duvarların dış yüzlerinde değişik boyutlarda 1614 taş yer almaktadır.[ii]

Kâbe’nin hangi köşesi hangi yönü gösteriyor?

Kâbe’nin merkezinden dört köşesine (rükn) çekilecek hatlar yaklaşık olarak dört ana coğrafî yönü gösterir.

1.Doğu yönünü gösteren köşeye, Rüknül hacerülesved;

2.Güneyi gösteren köşeye Rüknül yemânî;

3.Batıyı gösteren köşeye Rüknül garbî; (Bazı kaynaklarda batı köşesi Rüknüşşâmî diye adlandırılır.)

4.Kuzeyi gösteren köşeye de Rüknül ırâkî denilir. (Bazı kaynaklarda kuzey köşesi Rüknüşşâmî diye adlandırılır.)

Yine Kâbe’nin merkezinden duvarların ortasına çizilecek dikey çizgiler de yaklaşık olarak kuzeydoğu, kuzeybatı, güneydoğu ve güneybatı yönlerini gösterir. Gerek ana yönler gerekse ara yönlerdeki hafif sapma sebebiyle kaynaklarda Hacerülesved, Kâbe kapısı, makâm-ı İbrâhim, hicr, altınoluk gibi bölüm ve unsurların tanıtımında farklı yön tesbitlerinin yapıldığı görülmektedir.

Hacerülesved: Doğu köşesinde yerden 1,5 m. yükseklikte, gümüşten bir mahfaza içinde tavafın başlangıç ve bitiş noktasını belli eden Hacerülesved bulunmaktadır.

Kâbe Kapısı: Kuzeydoğu duvarında Hacerülesved’e 2 m. mesafede ve yerden 1,92 m. yükseklikte Kâbe kapısı yer alır.

Hatim ve Hicr: Kuzeybatı duvarının önünde de iki ucu Rüknüşşâmî ile Rüknülırâkî’den 2 m. kadar mesafede olan ve “hatîm” denilen yarım daire şeklinde, 1,31 m. yüksekliğindeki duvarla çevrili hicr yer almaktadır.

Mültezem: Hacerülesved ile Kâbe kapısı arasında kalan 2 metrelik kısma “mültezem” denir.

Müstecâr: Rüknülyemânî ile batı duvarı üzerindeki Haccâc tarafından kapatılan kapı arasında kalan kısma da “müstecâr” denilir.

Mi’cen (Hufre-i Mi’cen): Hz. İbrahim’in çamurunu kardığı çukurun adı[iii] Tavafın yapıldığı yer üzerinde ve Kâbe kapısının sağ tarafında, yaklaşık doğu duvarının ortasına yakın bir yerde 2 × 1,12 × 0,28 m. boyutlarında “mi‘cen” adı verilen bir çukur vardı. Bu çukur, hacıların tavaf sırasında düşerek sakatlanmalarına yol açması sebebiyle 20 Şubat 1958 tarihinde kapatılmış ve üzerine mermer döşenmiştir.[iv]

İç Kısım

Tövbe kapısı: İçi dört köşe bir oda görünümünde olan Kâbe’nin Rüknülırâkî köşesinde dama çıkılan merdiven ve önünde “tövbe kapısı” denilen bir kapı yer alır.

Taban: Taban mermer döşeli, duvarlar 2 m. yüksekliğe kadar mermer kaplamalıdır.

Kitâbe: Yapılan onarım ve yeniden inşalarla ilgili olarak batı duvarına beş, doğu ve kuzey duvarlarına birer kitâbe yerleştirilmiştir.

Direkler ve peygamberimizin namaz kıldığı yer: Tabanın ortasında, Abdullah b. Zübeyr zamanından kalma güney-kuzey yönünde dizilmiş üç ağaç direk ve bunlardan kapının karşısındakinin önünde batı duvarına doğru Hz. Peygamber’in namaz kıldığı yer bulunmaktadır; burası seccade şeklinde bir mermerle belirtilmiştir.

Tavan ve duvarlar, yukarıdan mermer kaplamalara kadar inen çepeçevre kırmızı atlastan yapılmış bir perde ile örtülüdür. Tavan ile dam arasında 1,33 m. yüksekliğinde bir açıklık vardır.[v]

Tarihsel Süreç – Kâbe ilk Olarak Ne zaman yapıldı?

Kâbe’nin ilk defa ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı hususunda ihtilâf vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de Kâbe ile ilgili olarak şu âyetler yer almaktadır:

“Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev -mâbed- Mekke’deki Kâbe’dir (3/Âl-i İmrân 96);

“Biz beyti insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim’in makamını namaz yeri edinin. Biz İbrahim ve İsmail’e, ‘Tavaf eden, ibadete kapanan, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun’ diye emretmiştik. İbrahim, ‘Rabbim, burayı emin bir şehir yap! Halkından Allah’a ve âhiret gününe iman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır’ dediğinde -Allah-, ‘Kim inkâr ederse onu kısa bir süre -dünyada- faydalandırır, sonra da cehennem azabına sürüklerim. O ne kötü bir akıbettir!’ demişti. Bir zamanlar İbrahim İsmail ile beraber evin temellerini yükseltirken, ‘Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur! Şüphesiz sen işitensin, bilensin, demişlerdi” (2/Bakara 125-127);

“Bir zamanlar İbrâhim’e beytin yerini göstermiş -ve şöyle demiştik-: Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf eden, kıyamda bulunan, rükû ve secde edenlere evimi temiz tut” (22/Hac 26);

“İnsanlar arasında haccı ilân et ki gerek yaya olarak gerekse nice uzak yol ve diyarlardan yorgun argın gelen, zayıf develer üzerinde, kendilerine ait birtakım yararları müşahede etmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları -kurban kesmeleri- için sana Kâbe’ye gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin hem de fakir ve yoksullara yedirin. Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve eski evi tavaf etsinler. Kim Allah’ın yasaklarına saygı gösterirse bu, rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır” (22/Hac 27-29).

Bu âyetlerden Kâbe’nin Hz. İbrâhim’den önce de var olduğu, ancak yıkılıp uzun zaman içinde yerinin kaybolduğu ve İbrâhim tarafından bulunarak yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır. Fakat Hz. İbrahim’den önce kimin tarafından inşa edildiği hususunda Kur’an’da herhangi bir bilgi yoktur. Bununla birlikte bazı kaynaklarda ilk yapanların Hz. Âdem yahut oğlu Şît, hatta onlardan daha önce melekler olduğuna dair birçoğu İsrâiliyat kaynaklı, mübalağa ve efsane unsurlarıyla süslü, bir kısmı da sembolik anlamlar taşıyan rivayetler yer almaktadır.[vi]

Kâbe’yi ziyaret, Hz. İbrahim zamanından putperestliğin yayılışına kadar tevhid esaslarına uygun olarak sürdürülmüştür. Mekke’de putperestliğin başlamasıyla müşrikler Kâbe ve çevresine çok sayıda put dikerek burayı puthaneye çevirdiler; ayrıca zaman içerisinde tavafı çıplak yapmaya başladılar. Hz. İbrahim’in dinine bağlı Hanîfler gibi birçok kişi ise Kâbe’yi putperest anlayışın dışında ziyarete devam etti. Mekke müşrikleri Kâbe’yi ve etrafını putlarla doldurmalarına rağmen hiçbir zaman onu bu putlara nispet etmemişler, daima Beytullah olarak görmüşlerdir. Fakat kendilerini Allah’a yaklaştırdığına inandıkları putlara kurban kesip dua etmekten de vazgeçmemişlerdir. Müşrikler bir yandan da Kâbe’nin imarına çalışır ve hacılara ücretsiz olarak su ve yemek dağıtırlardı.[vii]

Hz. İbrahim ve İsmail’den günümüze Kâbe’nin inşasının serüveni

Kâbe’nin kaç defa yenilendiği hakkında birçok rivayetler vardır: [viii]

1.İlk olarak melekler tarafından tesisi: Allah meleklere yeryüzünde beyt-i muhterem bina edilmesi için melekler göndermiş ve meleklere: “yeryüzünde benim için bir beyt-i muazzam bina edin. Dünya semasında Beyt-i Mamur tavaf olundukça, arz üzerinde yapacağınız bu seçkin makamda yeryüzünün sakinleri tarafından ziyaret ve tavaf olunsun” diye hitap buyurdular. Bu emir verildiğinde henüz Hz. Âdem yaratılmamıştı.

2. İkinci olarak Hz. Âdem tarafından inşa edildiği rivayet edilir.

3. Üçüncü olarak Hz. Şit tarafından inşa edildiği rivayet edilir.

4. Dördüncü defa Hz. İbrahim ve İsmail (as) tarafından yaptırılmıştır. Ezrakī’nin rivayetine göre Hz. İbrâhim ile oğlu İsmâil’in yaptığı binanın duvarları harçsız olarak üst üste konulan taşlarla örülmüştü ve kuzeydoğu duvarı 32 zirâ, güneybatı duvarı 31 zirâ, güneydoğu duvarı (Hacerülesved ile Rüknülyemânî arası) 20 zirâ, kuzeybatı duvarı ise (Rüknülırâkı ile Rüknüşşâmî arası) 22 zirâ uzunluğunda idi. 9 zirâ yüksekliğindeki binanın biri şimdiki kapının yerinde, diğeri onun karşısında olmak üzere yer hizasında iki kapısı vardı; üzeri açıktı ve içine mahzen olarak bir çukur kazılmıştı. İnanışa göre bugün makam-ı İbrâhim denilen büyük taş Hz. İbrâhim’in insanları hacca davet için üzerine çıktığı taştır. Kâbe’nin Hz. İbrâhim’den sonra kaç defa yeniden yapıldığı hususu da ihtilâflıdır; genelde benimsenen görüş Amâlika, Cürhüm ve daha sonra Hz. Muhammed’in dedelerinden Kusay b. Kilâb tarafından olmak üzere üç defa inşa edildiği şeklindedir.[ix]

Not: Zira ortalama 64 cm (32 zira 20,48 m; 31 zira 19,84 m; 20 zira 12,8 m; 22 zira 14,08 m; 9 zira )

Hz. İbrahim (a.s) Kâbe’yi inşa ettiklerinde etrafında ev veya dükkân gibi hiçbir yoktu. Kusay b. Kilab’a kadar bu durum devam etti. Kusay döneminde Kâbe’nin etrafına evler ve Dar’un Nedve yapıldı.[x]

O dönemde Mekke meşe ağaçları ile kaplı Mescidi haramın yeri mısır dikeni ve deve dikeni ağaçlarıyla kaplı ormanımsı ve gayet tenha ve ıssız bir yer olup Kâbe-i Muazzamanın mukaddes mevzii kızıl kumlu yüksekçe bir yer idi.[xi]

Eski zamanlarda Mekke şehrinde
Kâbe’den yüksek bina yapılması
yasaktı… Eyüp Sabri S:58-59

Kusay, o güne kadar damı bulunmayan Kâbe’nin üzerini hurma dallarıyla örtmüştür. Kureyş’in 605 yılında yaptığı yeniden inşa sırasında Hz. Muhammed’in, amcası Abbas ile birlikte taş taşıdığı ve bu arada Hacerülesved’i yerine koyma şerefini paylaşamayan Kureyş kabileleri arasında çıkması muhtemel bir çatışmayı önlediği bilinmektedir.[xii]

5. Kureyşliler, duvarları bir sıra taştan sonra ahşap bir hatıl koymak suretiyle ördüler ve yüksekliği 9 arşından 18 arşına çıkardılar; içeriden Rüknüşşâmî tarafına bir merdiven, damın kuzeybatı kenarına da biriken yağmur sularının hicre akması için bir oluk koydular. [xiii]

-Mataf-ı Şerif’in etrafı Hicri 64
senesine kadar kumluk idi. Abdullah
b. Zübeyr hazretleri döneminde
etrafını on arşın genişlikte taşlarla
döşenmişti. Eyüb Sabri S:599
-Sene 141 de Ebu Cafer Mansur
döneminde Mekke Valisine verilen
talimatla (Ziyad b. Abdullah) siyah
taşlar söküldü yerine mermer
döşendi. Eyüb Sabri S:600

Haccac, Hz. Abdullah b. Zübeyr’in
yaptığını bozarak hicr’i dışarıda
bıraktı. Kapıyı yükseltti. İkinci
kapıyı kapattı…

6. Halifeliğini ilân eden Abdullah b. Zübeyr, Mekke’yi kuşatan Emevî ordusunun mancınıklarla attığı taşlar ve bu sırada çıkan yangın yüzünden Kâbe’nin tamamen tahrip edilmesi üzerine duvarların kalan kısımlarını yıktırıp binayı Hz. İbrâhim’in temellerini esas alarak yeniden yaptırdı ve bu arada güneybatı, kuzeydoğu duvarlarını hatîm ile birleştirerek hicri binaya dahil edip binanın yüksekliğini 27 arşına çıkardı. Eni 2 arşın olan duvarlarda yirmi yedi sıra taş bulunuyordu. Ayrıca İbnü’z-Zübeyr damın altına üç direk koydu ve 11 arşın boyunda çift kanatlı, iki kapı ile Rüknülırâkî köşesine içeriden dama çıkmak için ağaçtan döner bir merdiven yaptırdı. İpekten yeni bir örtü giydirilen binanın etrafı da çepeçevre taş döşendi (H 64/M 684).[xiv]

7. Hicri 73 (M 692) yılında Mekke’ye giren Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî, Halife Abdülmelik b. Mervân’ın onayı ile Kâbe’nin kuzeydoğu ve güneybatı duvarlarından 6’şar zirâ 1’er karış yıkarak bu taraftaki duvarı Kureyş’in yaptığı temel üzerine geri çekti ve böylece hatîmi yeniden ihdas edip hicri ismaili tekrar binadan ayırdı. Güneybatı duvarı üzerindeki İbnü’z-Zübeyr’in açtığı ikinci kapıyı taşla örerek kapattı; kuzeydoğu duvarındaki bugün de mevcut olan kapıyı, altını 4 zirâ 1 karış kadar taşla örmek suretiyle daha önce Kureyş’in yaptığı gibi tekrar yerden yükseltti. İçerideki ağaç merdiven yerine, taştan yeni bir merdiven yaparak önüne bir de kapı taktı. Haccâc Kâbe’nin diğer taraflarına dokunmadı; dolayısıyla sadece birtakım tadilatta bulunmuş, onu yeniden inşa etmemiştir.[xv]

8. Kâbe’nin yapısı Hicri 1040 (M 1630) yılına kadar herhangi bir değişikliğe uğramadan devam etmiş, bu uzun zaman dilimi içinde yalnız basit onarım ve süsleme çalışmaları yapılmıştır. XVI. yüzyılın sonlarına doğru kuzeybatı duvarında tehlikeli boyutlarda çatlamalar meydana gelmiş, fakat İstanbul uleması Kâbe’nin yıkılıp yeniden yapılmasının câiz olmadığına karar vermişti. Daha sonra I. Ahmed, başmimar Mehmed Ağa’dan harap durumdaki Kâbe’nin yıkılma tehlikesine karşı önlem alınmasını istemiş, hazineden de gerekli tahsisat ayrılmıştı. Muharrem 1021’de (Mart 1612) yapılan ve 80.000 altın harcanan bu tamiratta duvarlar, yıkılmış olan kısımları tamamlandıktan sonra İstanbul’da hazırlanan altın ve gümüşlerle süslü dört ayak ve on altı kirişten oluşan demir kuşaklarla takviye edilmiş, ahşap çatı elden geçirilmiş, eskiyen yağmur oluğu sökülüp yerine gümüş kaplama üzerine altın süslemeli yeni bir oluk takılmıştır. Bu arada kapı kemeri yenilenmiş ve üzerindeki gümüş kitâbe levhası alınarak yerine altın bir kitâbe levhası konulmuştur.[xvi]

Haremeyn Kalelerine Sancak Çekilmesi
Hadimul Haremeyn ünvanı aldıktan sonra Osmanlı
hürmeten uzun yıllar sancak çekmedi. Sultan Abdulaziz
Han zamanında Mekke-i Mükerreme ve Medine-i
Münevvere kaleleriyle kışlalarına da Osmanlı Sancağı
çekilmesi devletçe karar alındı. 1296 senesinde Mekke
Mükerreme kalelerine Mirliva Hacı Necip Paşa
tarafından düşünüldü ve planlandı. Dönemin Şerifi
Abdulmuttalib Efendi idi. (Eyüb Sabri S:35-36)

IV. Murad zamanında Mekke o güne kadar görülmemiş şiddette bir fırtına ve sel baskınına mâruz kaldı (1039/1629-30); sular Mescid-i Harâm’a girerek Kâbe duvarlarının yarısına kadar çıktı ve ertesi gün akşama doğru kuzeybatı duvarı tamamen, kuzeydoğu duvarı kapıya kadar, güneybatı duvarının da altıda bir (1/6) kadarı yıkıldı. Mekke Emîri Şerîf Mes‘ûd b. İdrîs, ulemâyı toplayarak ne yapılması gerektiği hususunda fetva aldıktan sonra Kâbe’nin etrafını tahtalarla kapattırıp üzerine yeşil bir örtü örttürdü ve durumu İstanbul’a bildirdi. Bunun üzerine Mısır’dan Mimar Rıdvan Ağa ile Medine Kadısı Mehmed Efendi Kâbe’nin yapımına memur edildi. Temmuz 1631’e kadar yaklaşık altı buçuk ay süren bu çalışmalar sırasında Hacerülesved köşesi hariç bütün duvarlar temellerine kadar taş taş sökülerek orijinalitesine dokunulmadan yeniden yapıldı ve yıpranmış, harap olmuş kısımlar yenileriyle değiştirildi.[xvii]

9. Suûdîler zamanında gerçekleştirilen başlıca onarımlar ise 1958 yılında dam ile duvarların iç taraflarında bulunan mermer kaplamaların değiştirilmesi, 1982’de zemin mermerlerinin değiştirilmesi ve 1996’da duvarların dış yüzlerindeki taşların numaralanıp sökülerek bozulan kısımlarının düzeltilmesi ve direklerle zeminin elden geçirilmesidir.[xviii]

Kâbe’nin Genişletilmesi[xix]

“Mescid-i Haram Harem-i mukaddesini birinci defada Hz. Ömer b. El-Hattab (r.a) efendimiz hazretleri genişlettiler…” Hz. Ömer zamanına kadar Mescidi Haram daire-i fahiresi, etrafı açık sahramsı, kumlu etrafında hiçbir bina yoktu. Dört tarafında bulunan küçük evler ise garip ve fakirlerin meskenleri olup, ottan hasırdan yapılmışlardır. Kâbe-i Muazzama Harem-i Şerifine girilmek için bu kulübelerin aralarında yer yer yollar vardı. Hz. Ömer bu küçük kulübeleri ve etraftaki bazı evleri yıktırarak Mescid-i Harama ilhak eyledi.

Mescid-i Haram’ın ikinci defa genişletilmesi: Hicretin 27.senesinde Hz. Osman tarafından genişletildi. Muaviye döneminde Darunnedve satın alınarak Haremi Şerife dahil edilmiştir.

Mescid-i Haram’ın üçüncü defa genişletilmesi: Hicretin 139.senesinde Ebu Cafer Abdullah el-Mansur Bağdadi Haremi Şerif’in Şam tarafındaki duvarı Hanefi Makamı hizasından başlayıp Dar’un Nedve’ye kadar genişleterek Bab-ı Umre tarafını da Babü’l Umreye kadar genişletti. Güney tarafındaki duvarı ise yenilemedi, şark duvarına yakın bulunan evleri satın alarak yıkıp Mescid-i Haram’ın haremine ilave etti ve yerlerine çok güzel minareler yaptırdı.

Mescid-i Haram’ın dördüncü defa genişletilmesi: Abbasilerden Muhammed Mehdi döneminde genişletilmiştir. Halife mehdi döneminde Harameyn ahalisine ilk kez surre gönderilme âdetini başlatmıştır. Ondan önce Haremeyn’e surre gönderilmezdi.

Kâbe’nin Kapısı

Mescid-i Haram’ın 19 adet kapısı vardır. 4’ü şark, 7’si
güney, 3’ü batı ve 5’i kuzey yönlerine açılır. Eyüb Sabri S: 565

Kâbe, Hz. İbrâhim tarafından inşa edildiğinde kapı yeri boş bırakılmıştı; dolayısıyla ilk kapıyı kimin taktığı bilinmemekte, ancak Cürhümlüler veya Himyerîler’den Tübba‘ III. Esed olduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Kureyş kabilesi M 605 yılında Kâbe’yi yeniden inşa ettiği zaman tek kanatlı bir kapı takmış, Abdullah b. Zübeyr de binayı yenilerken bu kapıyı çift kanatlı kapı ile değiştirmiş ve karşısına aynı şekilde bir kapı yapmıştı. Haccâc yaptırdığı onarım sırasında yeni bir kapı taktırmış, Halife I. Velîd de bunu altın levhalarla kaplatmıştı (H 93 / M 711-12). Abbâsî Halifesi Emîn kapı üzerindeki altın levhaları yenilemiştir. Tâhirîler’den II. Tahir H 219 (M 834) yılında hacca geldiğinde Haccâc’ın yaptırdığı kilidi bir altın kilitle değiştirmiştir. Karmatî lideri Ebû Tâhir el-Cennâbî H 317’de (M 930) Kâbe’yi yağmalamış, bu arada kapıyı tahrip etmiş ve Hacerül esved’i sökerek götürmüştü. Daha sonra Musul Atabeyliği vezirlerinden Cemâleddin el-İsfahânî, Yemen Resûlî Hükümdarı el-Melikü’l-Muzaffer Yûsuf b. Mansûr, Memlük sultanları el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun, Hasan b. Muhammed b. Kalavun ile el-Melikü’l-Eşref Şa‘bân, Osmanlı padişahları Kanûnî Sultan Süleyman ile IV. Murad ve Suudi Arabistan kralları Abdülazîz b. Abdurrahman ile Hâlid b. Abdülazîz’in kapının ya tamamını ya da yalnız kaplamalarını yenilettikleri bilinmektedir.[xx]

Beytullah’ın Merdiveni

Kâbe-i Muazzama kapısının merdivenini ilk olarak kimin koyduğu bilinmiyorsa da, Mısır hükümdarı Melik Müeyyed, 817 senesinde zinetli bir merdiven göndermiş ve o zamandan beri Hind Nüvvabları tarafından yenilenmiştir. Şu anda Kâbe-i Muazzama kapısının mevcut iki merdiveni olup, bunlardan biri 1240 senesi diğeri 1297 senesinde hediye edilmiştir.[xxi]

Kâbe’nin Örtüsü ve Tarihçesi

Kâbe’nin dört duvarı üzerine dıştan ve içten siyah ve kırmızı iki örtü (kisve, sitâre) asılır. Dıştan dam korkuluğunun kenarlarında bulunan demir halkalarla çatıya, şâzervân üzerindeki bakır halkalarla tabana tutturulan kisvenin oluk, Hacerülesved ve kapı hizalarına gelen yerleri kesiktir; kapının ise fevkalâde işlemeli ayrı bir örtüsü vardır. Kisvenin Kâbe’ye Câhiliye devrinden beri örtüldüğü bilinmekle beraber bunun ilk defa ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı hususunda farklı rivayetler bulunmakta, Hz. İsmâil, Yemen Tübba‘larından Ebû Kerb veya Adnân’ın adları zikredilmektedir. Câhiliye döneminde örtüyü şahıslar veya kabileler yaptırabiliyordu. Aynı şekilde iç örtünün de ilk defa ne zaman takıldığı hususunda kaynaklarda herhangi bir kayıt yoktur. Ancak Hicri 761 (M 1360) yılında Sultan el-Melikü’s-Sâlih b. el-Melikü’n-Nâsır’ın kardeşi Hasan’ın, Hicri 826’da (1423) el-Melikü’l-Eşref Barsbay’ın ve daha sonraki Memlük sultanlarının tahta geçtikleri yıl Kâbe’ye iç örtü gönderdikleri ve bu örtünün güneşte kavrulmadığı için her yıl değiştirilmediği bilinmektedir. Dış örtü eskiyinceye kadar indirilmeyip yerinde bırakılır, yeni gelen örtü onun üstüne asılırdı. Böylece Kâbe üzerinde üst üste asılmış pek çok örtü bulunur, bazen bunlar bina için tehlike arzedecek hale gelirdi. Hicâbe hizmetinin Benî Şeybe’ye intikalinden sonra eski örtüler genellikle parçalara ayrılarak Mekke halkına ve hacılara dağıtılmaya veya satılmaya başlandı.[xxii]

İslâmî dönemde örtü, halife, önemli bir hükümdar veya Mekke valisi tarafından yaptırılırdı. Örtüyü ilk yaptıranlar Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dır. Muâviye halife olunca örtü sayısını ikiye çıkardı. Bunlardan biri Hz. Ömer’den beri Mısır’da yaptırılan beyaz keten (kabâtî) örtü, diğeri de kendisinin ihdas ettiği kırmızı ipek örtü idi. Resûl-i Ekrem zamanından itibaren 10 Muharrem âşûrâ günü kırmızı örtü, 27 Ramazan’da da beyaz örtü asılırdı. Muâviye döneminde ipek örtüler Dımaşk’ta, daha sonraları Horasan’da yapılıyordu. Emevîler devrinde Abdülmelik b. Mervân’dan itibaren ipek örtüler önce Medîne’ye gelir, Mescid-i Nebevî’de bir gün müddetle sergilendikten sonra Mekke’ye gönderilirdi.[xxiii]

Kâbe’ye örtü yaptırma görevi Emevîler’den Abbâsîler’e geçti ve yılda iki kisve yapma âdeti Hicri 206 (M 821) yılına kadar sürdü. O yılın âşûrâ günü kırmızı ipek örtünün ramazan ayına varmadan eskiyip parçalandığı Halife Me’mûn’a bildirildi. Bunun üzerine Me’mûn beyaz renkli üçüncü bir ipek örtünün hazırlanmasını emretti; böylece örtü bu tarihten itibaren yılda üç defa yenilenmeye başlandı. Bunlardan kırmızı ipek örtü arefe günü, kabâtî örtü receb ayı başında, beyaz ipek örtü de ramazanın 27. günü asılıyordu. Ancak arefe günü, iki parçadan meydana gelen kırmızı ipek örtünün “kamîs” denilen üst kısmı dikilmeksizin Kâbe’nin üzerine örtülür, “izâr” denilen alt kısmı ise hacılar tarafından yırtılıp parçalanmasın diye âşûrâ günü onlar gittikten sonra asılırdı. Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh tarafından gönderilen örtülerin Hicri 579 (M 1183-1184) yılına rastlayanı yeşil renkli olup üzerindeki yazılar kırmızıdır; hilâfetinin sonlarına doğru gönderdiği örtü ise siyah renkli ve sarı yazılıdır. Böylece Me’mûn’un getirdiği beyaz ipek örtünün rengi siyaha çevrilmiş ve bu durum zamanımıza kadar devam etmiştir.[xxiv]

Abbâsîler’den sonra Kâbe örtüsü birkaç yıl, Yemen’de hüküm süren Resûlîler’den el-Melikü’l-Muzaffer Yûsuf tarafından yaptırıldı; I. Baybars’ın ikinci saltanat yılından (H 661/M 1262) itibaren de bu iş Memlük sultanlarının uhdesine geçti. Hz. Ömer’le başlayan, Kâbe örtüsü masraflarının beytül mâlden karşılanması geleneği önceleri Memlük sultanlarınca da sürdürüldü. Daha sonra Ebü’l-Fidâ el-Melikü’s-Sâlihİsmâil, Kalyûbiye kasabasına bağlı üç köyü satın alarak Kâbe örtüsü yapımına vakfetti. Her yıl vakfın parasıyla hazırlanan Kâbe örtüsü devlet erkânı ve halkın katıldığı görkemli törenlerle, yoksullara dağıtılmak için yollanan para keselerinin ve çeşitli hediyelerin de konulduğu “mahmil” adı verilen bir mahfe veya sandık içerisinde Hacc Emiri’nin sorumluluğunda Mekke’ye gönderiliyordu. 1517 yılında Mısır’ın fethiyle bu görev Osmanlı padişahlarına geçti ve Yavuz Sultan Selim, Kâbe örtülerinin eskiden olduğu gibi yine Mısır’dan gönderilmesini istedi. Kanuni Sultan Süleyman zamanından itibaren Kâbe’nin dış örtüsü Mısır’da, iç örtüsü İstanbul’da hazırlanmaya başlandı; ancak iç örtünün kumaşı yine Mısır’da dokunuyordu. Nihayet III. Ahmed döneminden itibaren kumaşların tamamının İstanbul’da dokunması âdet oldu. İç örtü İstanbul’dan son olarak 1861’de, tahta çıkışı münasebetiyle Sultan Abdülaziz tarafından gönderildi ve 1943 yılına kadar kullanıldı. I. Dünya Savaşı sırasında Mekke Emîri Şerif Hüseyin Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanınca örtülerin ikisi de yine Mısır’dan gönderilmeye başlandı. 1926’da Mısır’la Suudi Arabistan arasındaki siyasî ilişkilerin bozulmasıyla birlikte örtünün gönderilmesi durduruldu. Bunun üzerine Kral Abdülaziz Mekke’de özel bir atölye kurdurdu ve 1936 yılında tekrar Mısır’dan gönderilmeye başlanmasına kadar Kâbe örtüsü bu atölyede yapıldı. 1962’de Mısır’dan gönderilen örtü Suudi hükümeti tarafından Cidde’den geri çevrildi ve Mekke’de kurulmuş olan özel Kâbe örtüsü fabrikası faaliyete geçirildi.[xxv]

Kabe örtüsünün
tamamı 638,4 m2 dir.

Son zamanlardaki örtüler 14 m. uzunluğunda ve 0,95 m. genişliğinde kırk sekiz parçadan meydana gelir; tamamı 638,4 m²’dir. Yukarı kısımdaki Kâbe’nin dört tarafını çevreleyen yazı kuşağı (hizâm) birbirine eklenmiş on altı parçadan oluşur; uzunluğu 45 m., genişliği 0,95 metredir. Bu kuşağın altında yine on altı parçadan meydana gelmiş, ancak birbirine eklenmeden aralarına içlerinde âyet ve esmâ-i hüsnâ yazılı daireler konmuş ikinci bir kuşak vardır. Örtünün kendisi de kitâbeli olarak dokunmuştur. Birbiri içine giren üçgenler arasında lafza-i celâl, kelime-i tevhîd ve “sübhânallâhi ve bihamdihîsübhânallahi’l-azîm” ibaresi yazılıdır. Örtünün üzerindeki yazılarda altın ve gümüş teller kullanılmıştır. Abbâsîler döneminden itibaren devam eden bu yazı geleneğinde örtünün hangi halife veya sultan tarafından nerede ve ne zaman yaptırıldığına dair kayıtlar da bulunmaktadır. Kesin olmamakla birlikte kapının “burku‘” adı verilen örtüsünün ilk defa Memlükler’in kadın hükümdarı Şecerüddür (ö. 656/1258) tarafından gönderildiği rivayet edilmektedir; İbn Battûta bu örtüyü gördüğünü söyler. Memluklar zamanında siyah ve mavi ipekten, Osmanlılar döneminde uzun bir süre yeşil, daha sonra siyah atlastan yapılmıştır. Birbirine tutturulmuş dört parçadan oluşan bugünkü kapı örtüsü 7,5 × 4 m. ebadında olup üzerinde bazı Kur’an âyetleri yer almaktadır.[xxvi]

Beytullah Örtüsünün Taksimi[xxvii]

Cahiliye döneminde Kâbe üzerinde birikmiş birçok pahalı eşya vardı. İslam devletinin ilk yıllarında Beytülmal tarafından bir örtü teminiyle, bu birikmiş olan kıymetli eşyaları Kâbe üzerinden indirip Müslümanlar arasında taksim ettiler. Hz. Ömer (r.a) halifeliğinde her sene Kâbe’ye yeni bir perde takarak eskisini teberrük için Müslüman hacılar arasında taksim ederdi.[xxviii]

Hz. Osman (r.a) Kâbe’ye iki adet kisve giydirerek hürmet ve tazim gösterdiler.

Perde-i Şerife yeşil atlastan ma’müldür. Etrafında palamut yaprağından tertip olunmuş ve sırma ile dokunmuş bir su vardır ki, bu suyun iç tarafına fırdolayı Fatiha suresi ve bazı ayet-i kerimeler yazılmış ve Fatiha-i şerifenin araları müteaddid ism-i Celal ile süslenmiştir. Perdenin üst tarafında, Yani Kâbe’nin kapısı tarafında (gad nera…. ) onun altında (innehu min süleymane….) ve onun altında (lekad sadekallahü…. ) ayeti kerimeleri yazılıdır. Bu ayetlerin her iki tarafında elips şeklinde dört mahalle çifte besmele yazılmış ve bundan sonra dört satır üzerine Ayetel Kürsü tertip edilerek bu hatların ortasında da aynı şekilde elips şeklinde iki mahalle ihlâs-ı şerife yazılmıştır. Ayetü’el-kürsi’nin altında iki satır olarak Kureyş suresi yazılıp onun altında padişahımız Sultan İkinci Abdulhamid Han Efendimiz hazretlerinin ismi ve bunun iki tarafında da “La ilahe illallahü’el-Melikü’el hakku’el mübin, Muhammedün resulüllahi’es-Sadıku’el-va’dül-Emin” cümlesi nakşedilerek yazılmıştır. [xxix]

Kâbe Hizmetleri

Kâbe hizmetleri Hz. İbrahim ve İsmail’in Kâbe’yi inşası ile birlikte başlar (2/Bakara 125; 22/Hac 26) ve bilindiği kadarıyla Mekke’ye hâkim olan İsmâiloğulları, Amâlika, Cürhüm ve Huzâa kabileleri arasında el değiştirdikten sonra nihayet Kusay b. Kilâb zamanında Kureyş kabilesine intikal eder. Kusay, Huzâa kabilesini Mekke’den tamamen çıkardı ve sikâye, hicâbe (sidâne), imâre, rifâde gibi Kureyş içinde çok büyük şeref ve saygınlık ifade eden vazifeleri uhdesinde topladı. Ömrünün sonuna doğru bunları iki oğlu arasında paylaştırdı ve hicâbe, Dârünnedve ve livâyı büyük oğlu Abdüddâr’a; sikâye, rifâde ve kıyâdeyi diğer oğlu Abdümenâf’a verdi. Mekke’nin fethi sırasında Kâbe’nin hicâbe vazifesi Abdüddâr soyundan Osman b. Talha’da idi. Hz. Peygamber tavaftan sonra kapıyı Osman b. Talha’ya açtırdı ve Kâbe’nin putlardan temizlenmesinin ardından içinde şükran namazı kılıp dışarı çıkınca anahtarı amcası Abbas ile Hz. Ali’nin istemesine rağmen yine ona ve sorumluluğunu da onunla birlikte amcasının oğlu Şeybe b. Osman’a verdi. Aynı şekilde Resûl-i Ekrem, Câhiliye döneminin Kâbe’yle ilgili geleneklerine saygı göstererek diğer görevleri de eskiden beri yürüten ailelerde bıraktı.[xxx]

Hz. Ömer bu işler için bütçeden tahsisat ayırmaya başladı. Muâviye’den itibaren de düzenli hale getirilen Kâbe hizmetlerine özel görevliler tayin edildi. Daha sonraki dönemlerde bu hizmetlere hadım ağalar memur edildi. Osmanlılar zamanında sayıları hayli artan ağaların yerini zamanla bugünkü memur ve hademeler aldı. Kâbe’nin kokulandırılması ve tütsülenmesi işi de İslâm öncesinden beri devam eden hizmetlerdendir. Abdüddâroğulları bu görevi de yerine getirmekteydiler. Muâviye, hac mevsimlerinde ve Receb aylarında hoş koku ve buhurdanlıklar göndermiş ve özel görevliler tayin ederek Kâbe’nin sık sık kokulandırılmasını emretmiştir. Bu gelenek sonraki halifeler tarafından da sürdürülmüştür. Hicaz’ın Osmanlı idaresine girmesinin ardından her yıl bu hizmet için haremeyn tahsisatından pay ayrılmıştır.[xxxi]

Kâbe’nin içinin yıkanması

Kâbe’nin içinin yıkanması Hz. Peygamber zamanında başlar. Mekke’nin fetih günü bina putlardan temizlendikten sonra içten ve dıştan zemzemle yıkanarak müşriklerin bütün izlerinden arındırıldı ve bundan sonra yılda bir veya iki defa yıkanması âdet haline geldi. Hicaz’ın Suûdîler’in idaresine geçmesinin ardından önceleri zilkadenin sonu veya zilhiccenin başı ile Rebîülevvelin 12. günü yıkanıyordu; ancak daha sonra zilhiccenin başı ile Şâban ayının ilk pazartesi günü yıkanır oldu. Günümüzde Kâbe’nin yıkanma merasimine kral veya onu temsilen Mekke emîriyle bazı yüksek görevliler katılır. Zemzemcilerin getirdiği zemzem Kâbe hizmetçileri tarafından içeriye alınır ve gül suyu ile karıştırılır. Emîr başta olmak üzere peştemal tutunan davetliler hep birlikte Kâbe’nin taban mermerlerini yıkar ve kurularlar. Ardından duvarların el yetişecek kadar kısmı gül suyu ile silinir, çeşitli parfüm ve gülyağı ile duvarlar iyice yağlanır, ayrıca buhurdanlar yakılır.[xxxii]

Kâbe’nin Benzerini Yapma Çabaları

Kureyşliler’e itibar ve ticarî avantaj sağlayan Kâbe kıskançlık ve düşmanlıkların da odak noktası olmuş, Habeşistan’ın Yemen valisi Ebrehe Mekke’yi ele geçirip burayı yıkmak isterken bazı Arap kabileleri de kendilerine yeni kâbeler yapmış ve diğer Araplar’ın Mekke’ye gitmesine engel olmaya çalışmışlardır. Yeni yapılanlar içinde özellikle Gatafanlılar’ın, Becîle, Has‘am, Ezd, Hevâzinliler’in, Tâifliler’in ve Necrânlılar’ın kâbeleri önemliydi. Bunların da aynen Beytullah gibi haremi, nâzırları, üzerlerinde kisveleri vardı; hatta Safâ ve Merve gibi sa‘y yapılan yerleri dahi bulunuyordu. Çeşitli kabileler haram aylarda buralara hacca gelirler ve mâbedi tavaf edip kurban keserlerdi. Hz. Peygamber Mekke’nin fethinden sonra hepsini yıktırmıştır.[xxxiii]

Kâbe’nin Duvarlarına Şiirler Asılırdı

Câhiliye devrinden itibaren önemli görülen bazı belgelerin Kâbe duvarlarına asıldığı bilinmektedir. Bu dönemin yedi meşhur şairinin “el-muallakātü’s-seb‘a” adı verilen şiirleri, İslâm’ın başlangıcında müşriklerin Müslümanlara uygulayacakları ambargoya dair aldıkları kararın metniyle Hârûnürreşîd’in, oğulları Emîn, Me’mûn ve Kasım’ı veliaht tayin ettiğini bildiren belge bunlar arasındadır. İslâm döneminde yasaklanmadan önce başvurulan nesî’ uygulaması da (haram ayların yerlerinin değiştirilmesi) Kâbe’de ilân edilmekteydi.[xxxiv]

Kâbe’nin İçerisindeki Mahzen

Hz. İbrâhim’in Kâbe’yi inşa ederken içerisine kazdığı mahzen çukuru hazine yeri olarak kullanılmış, hediye edilen altın, gümüş eşya ve güzel koku gibi malzemenin buraya konulması gelenek halini almıştır. Zaman zaman soyulma teşebbüslerine mâruz kalan Kâbe hazinesi Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamber tarafından aynen bırakılmıştır. Hz. Ömer bu hazineyi dağıtmak istemişse de sahâbe ile yaptığı istişare sonucunda bundan vazgeçmiştir. Daha sonra da halife ve sultanlar Kâbe’ye kıymetli hediyeler göndermeye devam etmişler, ayrıca içinde yer alan direklerle kapı ve oluk gibi kısımlarını da altın veya gümüşle kaplatmışlardır.[xxxv]

Kâbe Hangi Günlerde Açılır

Kureyşliler’den önceki dönemde Kâbe’nin hangi günlerde açıldığına dair kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Ancak Kureyşliler’in Kâbe’yi yeniden yapıp kapısını yükselttikten sonra pazartesi ve perşembe (diğer bir rivayette de pazartesi ve cuma) günleri ziyarete açtıkları söylenir. Saygı gösterisi olarak ayakkabılarını merdivenin önünde çıkardıkları bilinmektedir.[xxxvi]

İslâm’dan sonra da kapının pazartesi ve cuma günleri açılmasına devam edilmiştir. H 579 (M 1183) yılında Mekke’ye gelen İbn Cübeyr, Kâbe’nin her pazartesi ve cuma günü ile Recep ayının her gününde açıldığını yazar. Ancak daha sonraları sadece cuma günleri açılmıştır. Bunun hangi tarihten itibaren başladığı bilinmemekle beraber İbn Battûta, Kâbe’nin her cuma namazdan sonra, ayrıca Hz. Peygamber’in doğum gününde (12 Rebîülevvel) açıldığını kaydeder. Takıyyüddin el-Fâsî de Kâbe’nin cuma günleri açıldığını ve pazartesiden vazgeçildiğini, fakat Hicri 801 (M 1398-1399) yılının Ramazan, Şevval ve Zilkade aylarında pazartesi günleri de açıldığını ve bunun sadece kadınların ziyaretine tahsis edildiğini söylemektedir. Bununla beraber Kâbe her yıl rebîülevvelin 12, recebin 29. günleri sabah erkenden açılır ve bu açılış genellikle kadınlara mahsus olurdu. Ayrıca ramazan bayramı sabahı âyan için, zilhiccenin ilk sekiz gecesinde de görevliler tarafından para karşılığı ziyaret etmek isteyenler için açılırdı. Zamanla cuma günleri de terkedilerek açılışlar senenin belli günlerine hasredildi.[xxxvii]

Eyüp Sabri Paşanın kitabında Muharrem’in 10.günü; Rebiülevvel 12. günü; Receb’in 15.günü; Şaban’ın 27.günü; ramazan’ın ilk cuması ve 27.günü zilkade’nin 15. Ve 27.günlerinde ve zilhicce’nin 10.cu gününde senede 9 kez açıldığı ifadeleri vardır.[xxxviii]

Günümüzde sadece yıkandığı günlerde ve konuk İslâm devlet ve hükümet başkanlarının ziyaretlerinde açılmaktadır.[xxxix]

Hacerülesved[xl]

Kâbe’nin güneydoğu köşesine tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla yerleştirilen taşın adı. el-Hacerü’l-esved terkibi Arapça’da “siyah taş” anlamına gelir. Yerden 1,5 m. kadar yükseklikte bulunan, yaklaşık 30 cm. çapında ve yumurta biçimindeki bu taşın siyaha yakın koyu kırmızı renkte olması sebebiyle böyle adlandırıldığı anlaşılmaktadır.[xli] (Kâbe-i Muazzamanın rükn- şarkisinin 3 kadem 10 pus yüksekliğine konulmuş, insan başı şeklinde mübarek ve mesud bir taştır.[xlii])

Kaynaklar, Hacerülesved’in Hz. İbrâhim tarafından Kâbe’nin inşası esnasında tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla yerleştirildiği konusunda ittifak etmekle birlikte bu taşın menşei, tarihçesi ve mahiyeti hakkında, birçoğu zayıf isnatlara dayanan, bazıları aynı zamanda sembolik bir anlam taşıyan çeşitli rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetlerde umumiyetle Hacerülesved’in cennetten indirildiği, Nuh tufanı sırasında Ebû Kubeys dağında korunduğu ve Hz. İbrâhim’in Kâbe’yi inşası esnasında oradan getirilerek yerine konulduğu ifade edilmektedir.[xliii]

Kâbe’nin zaman içinde sel ve yangın gibi çeşitli âfetlere, ayrıca insanların saldırılarına mâruz kalmasının sonucunda Hacerülesved’de bazı hasarlar ve parçalanmalar meydana gelmiş, ancak her defasında bu parçalar büyük bir titizlikle yerlerine yapıştırılarak korunmaya çalışılmıştır. İslâm’dan önceki dönemde Huzâalılar tarafından Mekke’den çıkarılan Cürhümlüler’in sakladığı Hacerülesved, uzun süren aramalardan sonra bulunarak tekrar yerine konmuştur.[xliv]

Hz. Muhammed henüz otuz beş yaşında iken Kâbe’nin Kureyşliler tarafından yeniden inşası sırasında Hacerülesved’in yerine yerleştirilmesi hususunda kabileler arasında anlaşmazlık çıkmış, bu şerefli görevi hiçbir kabile diğerine bırakmak istememişti. Bunun üzerine Kureyşliler’in en yaşlısı Ebû Ümeyye b. Mugīre’nin teklifiyle belirlenen bir yöntem sonunda hakem kabul edilen Hz. Muhammed, Hacerülesved’i bir örtü içine koyarak bütün kabile reislerinin iştirakiyle kaldırmış, yerleştirileceği yerin hizasına gelince de bizzat kendisi bu görevi yerine getirmişti. Abdullah b. Zübeyr döneminde (M 683-692) çıkan bir yangında üç parçaya ayrılan Hacerülesved, parçaları birbirine yapıştırılarak gümüş bir mahfaza içine alınmış, daha sonra yıpranan bu mahfaza H 189 (M 805) yılında Hârûnürreşîd tarafından takviye ettirilmiştir.[xlv]

Hicri 317’de (M 930) Karmatî lideri Ebû Tâhir el-Cennâbî Mekke’de yaptığı katliam ve yağma sırasında Hacerülesved’i yerinden sökerek Hecer’e götürmüştür. Böylece Kâbe uzun bir süre Hacerülesved’siz kalmış, ancak hacılar tavaf esnasında Hacerülesved mevcutmuş gibi bulunduğu yeri istilâm ederek tavaflarını yapmışlardır. Nihayet bir rivayete göre Fâtımî Halifesi Mansûr-Billâh’ın emriyle, diğer bir rivayete göre ise Abbâsî Halifesi Mutî‘-Lillâh’ın 30.000 dinar fidye ödemesi üzerine Hacerülesved Mekke’ye getirilerek (H 339 / M 950-51) yerine yerleştirilmiş ve gümüş mahfazası tamir edilerek yenilenmiştir.[xlvi]

Karamatilerin verdiği zarar Eyüp Sabri Bey’in esrinde de söz konusu edilmekte ve 22 sene 4 gün hacerül esved karamatiler elinde kaldığı nihayet 339 senesinde iade olunduğu beyan edilmektedir.[xlvii]

413 senesinde mısırlı dinsiz birisi topuzu vurarak –Hacerül Esvedi- kırmıştır. Kendisi öldürülmüştür, arkadaşları kargaşa çıkararak birçok insanın ölmesine sebep olmuştur… (413 veya 414 senesinde)[xlviii]

Buna benzer bir olay 421 senesinde Babilerden birisi tarafından topuzla vurularak parçalandı…[xlix]

Daha sonra Hacerülesved’i çalma veya ondan bir parça koparma yönünde birçok teşebbüs olmuşsa da bunlar engellenmiş veya koparılan parçalar özenle yerine monte edilmiştir. Bu taşa ait küçük bir parça Kanûnî Sultan Süleyman döneminde bir hadım ağası tarafından İstanbul’a getirilmiş ve türbe kapısının üst tarafına konulmuştur.[l]1259 senesinde etrafına gümüş bir mahfaza geçirildi…[li]

İbrâhim Rıfat Paşa’nın naklettiğine göre Hacerülesved 1290’da (1873), ortasında 27 cm. çapında yuvarlak bir açıklığın bulunduğu gümüş bir mahfaza içine alınmış olup bu açıklık sayesinde taşa dokunulmasına imkân sağlanmıştır. 1932 yılında bir Afganlı Hacerülesved’den bir parça koparmış, ancak yakalanarak idam edilmiştir.[lii]

Hanefî mezhebine ve İmam Mâlik’e göre tavafa Hacerülesved’den başlanması sünnet, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleriyle Hanefî fakihi Muhammed b. Hasan’a göre ise şarttır. Hacerülesved’i istilâm ederken tekbir getirilmesi de aynı gerekçe ilemüstehap sayılmıştır. Fakihlerin çoğunluğuna göre, tavafın her şavtında yapılan istilâm esnasında tekbir getirilirken eller havaya kaldırılır, Mâlikî mezhebine göre ise bu gerekli değildir. Öpme veya el ile dokunma suretiyle istilâm etme imkânı bulunamadığı veya bunun zor olduğu durumlarda uzaktan işaret ederek istilâm yapılabilir. Bunu yaparken avuç içleri Hacerülesved’e doğru kaldırılır ve sanki taşa dokunuyormuş gibi hafifçe hareket ettirilir. Bu hareketin ardından tekbir getirilerek avuç içi öpülür. Tavafta izdiham olduğu zaman Hacerülesved’in öpülmesi veya ona dokunulması için başkalarına eziyet edilmemesi gerekir. Bu durumda uzaktan işaretle istilâm etmek daha uygundur. Çünkü Hacerülesved’e dokunmak sünnet, başkalarına zarar vermekten kaçınmak ise vâciptir. Nitekim Hz. Peygamber, Vedâ haccının tavafında Hacerülesved’i elindeki değnekle işaret ederek istilâm ettiği gibi Hz. Ömer’i de insanlara eziyetten sakınarak uzaktan istilâm konusunda uyarmıştır.[liii]
Tavafta başlama noktasını gösterme şeklindeki pratik faydası yanında Hacerülesved’in bir de sembolik anlamı olup kaynaklarda bununla ilgili birçok rivayete yer verilir. Hz. Ali’den nakledildiğine göre Hacerülesved, bezm-i elestte Allah’ın bütün insanlardan kendisini rab olarak tanımaları yönünde aldığı sözü (7/A‘râf 172) içinde taşımakta olup ondan, bu ahde vefa gösterenler lehinde kıyamet günü şahitlikte bulunması istenecektir. İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste, Allah’ın kıyamet günü Hacerülesved’i getireceği ve onun da hak üzere kendisini istilâm edenlere şahitlikte bulunacağı belirtilmiştir (İbnMâce, “Menâsik”, 27; Tirmizî, “Ĥac”, 113). Diğer bir hadiste de, “Hacerülesved’e dokunan kimse rahmanın eline dokunmuş gibidir” denilmiştir (İbn Mâce, “Menâsik”, 32; Muttakī el-Hindî, XII, 219). Kütüb-i Sitte dışındaki bazı hadis kitaplarında Hacerülesved’in yeryüzünde Allah’ın sağ eli olduğu, onun vasıtasıyla kulları ile musafaha ettiği, Hacerülesved’e dokunanın Allah’la biat etmiş olacağı, Hacerülesved ve Rüknülyemânî’nin ahde vefa üzere kendilerini istilâm edenlere kıyamet günü şahitlik edeceği şeklinde birtakım rivayetler yer almaktadır. Bir kısmı zayıf senedlere dayanan bu rivayetlerin genelde hac, umre ve tavaf ibadetlerinin önemini, bu arada Hacerülesved’in temsilî anlamını vurgulamaya yönelik ifadeler olarak yorumlanması daha isabetli görülmektedir.[liv]

Hacerül esved cennet hazinelerinden çıkmış parlak bir yakuttu.[lv] Yeryüzüne indirildiği zaman rengi beyaz idi. İnsanoğlunun sürekli yaptığı hataları sebebiyle simsiyah oldu.[lvi]

Süheylî, aslında beyaz olan Hacerülesved’in işlenen günahlar yüzünden karardığına dair hadisi (Müsned, I, 307, 329, 373; Tirmizî, “Ĥac”, 49) yorumlarken Hacerülesved’de saklı ahdin insanın tevhide dayanan aslî fıtratı olduğunu, her insanın bu ahd ve fıtrat üzere doğduğunu belirtir ve Hacerülesved’in kararması ile ahde ve fıtrata aykırı davrananların bu ahdin mahalli olan kalplerinin kararması arasındaki benzerliğe dikkat çeker. Hacerülesved’in Kâbe’de meydana gelen yangınlar veya Câhiliye devrinde müşriklerin sürdükleri kan sebebiyle karardığına dair görüşler de bulunmaktadır.[lvii]
Abdullah b. Ömer’in naklettiğine göre Hz. Peygamber bir defasında dudaklarını Hacerülesved’in üzerine koyarak uzun süre ağlamış, daha sonra dönüp Ömer’in de ağladığını görünce şöyle demiştir: “Ey Ömer! Gözyaşları burada dökülür” (İbn Mâce, “Menâsik”, 27). Hz. Ömer’in de Hacerülesved’le ilgili olarak, “Allah’a andolsun ki senin zarar veya fayda vermeyen bir taş olduğunu biliyorum; eğer Resûlullah’ı seni istilâm ediyor görmeseydim ben de seni istilâm etmezdim” dediği bilinmektedir (Buhârî, “Hac”, 57; Müslim, “Hac”, 249-250). Diğer bir rivayette ise Hz. Ömer’in Hacerülesved’i öptüğü ve “Resûlullah’ı seni öperken görmeseydim seni öpmezdim” dediği kaydedilmektedir (Buhârî, “Hac”, 60). Hz. Ömer bu sözü, insanların putlara tapmaktan yeni kurtuldukları bir dönemde Hacerülesved’i istilâmı putperestlikle karıştırmalarını önlemek ve bu iki davranışın mahiyet ve gaye bakımından birbirinden farklı olduğunu anlatmak için söylemiş olmalıdır. Tavaf esnasında Hacerülesved’e dokunulması ve onun öpülmesi yönündeki rivayetlerden, bu taşın kutsallığı veya Kâbe’nin kutsiyetini temsil ettiği şeklinde bir sonuç çıkarmak ve bu uygulamayı bizzat Hacerülesved’e karşı bir saygı ifadesi olarak görmek doğru değildir. Hac ibadetindeki birçok şekil ve merasim gibi bunun da Hz. İbrahim’in ve Resûl-i Ekrem’in hatırasını canlandırma, haccı önemsemeyi ve Allah’ın bu konudaki emrine boyun eğmeyi vurgulama, kulluk ve itaat gibi ruhî ve derunî halleri zâhirî bazı davranışlarla ifade etme gibi sembolik ve taabbüdî bir anlam taşıdığı söylenebilir.[lviii]

3.Zemzem

Mescid-i Harâm’da Hacerülesved’in tam karşısında Kâbe’ye 19 m. uzaklıkta yer alır.[lix] Zemzem-i şerif kuyusu Kâbe-i Muazzama’nın kapısının karşısında ve bir taş bina içinde olup, Kâbe’nin kapısına bakan üç adet penceresi vardır.[lx]

‘Zemzem-i Şerif’in çıkmasından evvel Mekke-i Mükerreme ahalisinin susuzluğunu gidermeğe mahsus olmak üzere…. Sekiz adet kuyu…” vardı. Bu kuyulardan getirilen su şerbet haline getirtilir ve hüccaca dağıtılırdı.[lxi]

Sakalar her gün doldurularak soğutulması için Harem-i Şerif kumluğuna yatırılıp üzerleri hasırla örtülür ve soğutulup namaz vakitleri girdiğinde hüccaca dağıtılır.[lxii]

Suya bu isim “bol ve akıcı olma, Cebrâil’in konuşma sesi, akarken çıkardığı ses, şimşek sesi, nereden geldiği belli olmayan ses” anlamlarındaki zemzem ile arasında bir ilişki kurularak verildiği söylendiği gibi, Hz. Hâcer’in, uzun arayışlardan sonra İsmâil’i bıraktığı yerde suyun kaynağından fışkırarak aktığını görünce, “Yavaş yavaş ak, dur!” demesi veya etrafa yayılmaması için çevresini kumla çevirmesinden dolayı bu adı aldığı da ileri sürülmüştür.[lxiii]

Hz. İsmâil’in adıyla da anılan (Bi’ru İsmâil) kuyuya Mekke için önemine işaret eden, fiziksel ve kimyasal özelliklerine gönderme yapan, sayısı altmışa kadar ulaşan isimler verilmiştir.[lxiv]

Kur’ân-ı Kerîm’de yer almayan zemzem kelimesi hadislerde sıkça geçer. Rivayete göre Hz. İbrâhim’in kendilerine bıraktığı az miktardaki su ve erzakın tükenmesi üzerine ıssız Mekke vadisinde oğlu İsmâil’in susuzluktan ölmesinden endişe eden Hâcer, Safâ ile Merve tepeleri arasında su aramaya başlamış, gidiş gelişlerinin sayısı yediye ulaştığında Merve tepesinde iken oğlunu bıraktığı yerden bir ses işiterek Cebrâil tarafından kazılan topraktan su kaynadığını farketmiştir. Çıkan su ile İsmâil’in oynadığını görmüş ve suyun önünü keserek bir gölcük oluşturmaya çalışmıştır. Kur’an’da “ekin bitmeyen bir vadi” olarak nitelenen (14/İbrâhîm 37) çorak Mekke vadisinde kendilerine su ihsan ettiği için Allah’a şükreden Hâcer, avucu ile suyu kabına doldururken aynı zamanda etrafını çevirmeye uğraşıyordu. Hz. Peygamber, “Allah İsmâil’in annesine rahmet eylesin; eğer suyun önünü kapatmasaydı zemzem şarıl şarıl akıp giden bir ırmak olurdu” demiştir (Müsned, I, 347; V, 121; Buhârî, “Enbiyâʾ”, 9, “Müsâḳāt”, 10). Bir taraftan zemzem suyundan içen bir taraftan da çocuğunu emziren Hâcer’e Cebrâil’in, “Bu suyun yok olacağından, kaybolup çekileceğinden korkma. Burası Allah’ın evidir, Allah dostlarını korur. Bu Allah’ın misafirlerinin içeceği bir sudur” dediği rivayet edilir (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 9). Zemzemin İsmâil’in topuklarını birçok defa yere vurması esnasında çıktığı da nakledilir. Öte yandan Hâcer’in zemzemi ararken Safâ ile Merve tepeleri arasında yedi defa gidip gelmesi hac ve umre menâsiki içerisinde yer alan sa‘yin temelini teşkil etmiştir (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 9). Hâcer ile İsmâil’e yerden su çıkması olayına başta Kitâb-ı Mukaddes olmak üzere hıristiyan ve yahudi kaynaklarında da yer verilir.[lxv]

Zemzem toprak üstünde akan tek gözeli bir kaynak iken Hz. İbrâhim tarafından kuyu haline getirildi ve açılmasından itibaren Hâcer oğlu ile birlikte kuyunun çevresinde yaşamaya başladı. Zemzem aynı zamanda Mekke’de hayat emârelerinin görülmesini sağladı ve Yemen-Suriye güzergâhında seyahat edenlerin dikkatini çekti. Anayurtları Yemen olan Cürhümlüler’den bir kafile, yolculukları esnasında Mekke’nin kurulduğu yerde mola verdikleri bir sırada uzakta bir yerin üzerinde kuşların uçuştuğunu görünce bunun bir su kaynağına işaret olabileceğini düşünerek aralarından iki kişiyi oraya gönderdiler. Böylece suyun varlığından haberdar oldular ve Mekke’ye yerleşmeye karar verip Hâcer’e başvurdular. Hâcer zemzemden faydalanmaları dışında su üzerinde hak iddia etmemeleri şartıyla onların Mekke’ye yerleşmesine izin verdi (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 9; Taberî, I, 256). Mekke’nin iskânına zemin hazırlayan Zemzem Kuyusu, Hz. İbrâhim ve oğlu İsmâil tarafından temelleri yükseltilen Kâbe ile bütünleşerek Mescid-i Harâm’ın kutsal sayılan mekânlarından biri haline geldi. Daha sonra hac ve umre için Mekke’ye gelenler bu sudan çok yararlandı.[lxvi]

Mekke’de çoğalan Cürhümlüler, zamanla ataları İbrâhim ile oğlu İsmâil’in sünnetini terkedip Allah’ın evine saygısızlık göstermeye, dışarıdan şehre gelenlere karşı kötü davranmaya başladılar. Rivayete göre bu yüzden zemzem bir süre sonra çekildi. Cürhümlüler seylü’l-arim dolayısıyla bölgeye gelen Huzâa ve onları destekleyen Kinâneoğulları’yla giriştikleri mücadelede yenilgiye uğradılar. Bunun üzerine Hacerülesved’i yerinden söküp bir yere gömdükten sonra içine kıymetli eşyalar atılan Zemzem Kuyusu’nu kapatıp yerini belirsiz duruma getirdiler ve ardından Yemen tarafına gittiler. Asırlarca üzerinden sel sularının geçtiği kuyu tamamen kapandı. Daha sonra Zemzem Kuyusu, Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib tarafından yeniden ortaya çıkarıldı. Rivayete göre Abdülmuttalib’e rüyasında Mescid-i Harâm’da karınca yuvasının yakınında bulunan Zemzem Kuyusu’nu kazması emredilmiş, Mekkeliler’in o zaman kurban mahalli olarak kullandıkları İsâf ve Nâile putları arasındaki bu yeri kazmaya başladığında putlarına bir zarar gelir endişesiyle Kureyşliler’den tepki görmüş, baskılara rağmen Abdülmuttalib’in kararlı tutumu üzerine Kureyşliler direnmekten vazgeçmiştir. Kuyunun ortaya çıkarılmasından sonra uhdesindeki sikāye ve rifâde görevlerine Zemzem Kuyusu’nun bakımı işi de eklenince Abdülmuttalib’in toplumdaki itibarı daha da arttı.[lxvii]

Kuyu açılırken içerisinden iki adet heykelin yanında silâh, kılıç, zırh ve çeşitli süs eşyasıyla üzerinde Arapça ibareler bulunan bazı taşların çıkması bu eşyaların kuyuya adak olarak atıldığını göstermektedir.[lxviii]

Zemzem Mekke’de çıkan çeşitli sulara göre daha bol, daha temiz ve lezzetli bir kaynaktı. Kâbe’yi ziyarete gelenler zemzemden faydalanıyor ve memleketlerine de götürüyorlardı. İslâm öncesinde yılda bir defa Zemzem Kuyusunun etrafında tören düzenlenir, böylece suyun yıl boyunca eksilmeyeceğine inanılırdı. Mekkeliler’in inancına göre şâban ayının ortalarındaki bir gece kuyunun su seviyesi yükselir, tadı çok güzel olurdu; bu gecede herkesin katıldığı törenler yapılırdı.[lxix]

Çocukluk ve gençlik yıllarında sikāye görevini yerine getiren amcası Ebû Tâlib’e kuyunun bakımı sırasında yardım eden Hz. Muhammed’in hayatında zemzemin çok özel bir yeri vardır. Resûl-i Ekrem, Ebû Tâlib’den diğer amcası Abbas’a intikal eden zemzemle ilgili görevi (sikāye) Mekke fethinin ardından tekrar Abbasoğulları’na verdi. Fetih günü Kâbe putlardan temizlenince Hz. Peygamber ve beraberindekiler Zemzem Kuyusu’ndan kovalarla su çekerek Kâbe’nin içini ve dışını yıkadılar. Daha sonra da Kâbe’nin yılda bir veya iki defa zemzemle yıkanması âdet oldu. Mekke fethinde Mescid-i Harâm’da devesinin üzerinde iken kendisine getirilen zemzemi içen Resûlullah, Vedâ haccında ve umreleri sırasında Kâbe’yi tavaf ettikten sonra Makām-ı İbrâhim’in arkasında iki rek‘at tavaf namazı kılar ve Zemzem Kuyusuna giderek zemzem içerdi. Onun bu uygulaması sebebiyle hac ve umrede tavafın ardından kılınan namazdan sonra kuyunun başına gidip su içmek, mümkünse üzerine dökmek veya serpmek, hac günlerinde Mina’ya gitmeden önce bunu tekrarlamak bir gelenek halini almıştır. Tavafın ardından içilen zemzem ve yapılan sa‘y, Allah’ın yardımıyla Hâcer’in su arayışını ve anne sevgisini simgeler.[lxx]

Zemzem tarih boyunca Kâbe’yi ziyaret edenlerin su ihtiyacını karşılamıştır. Zemzemin susuzluğun yanı sıra yemek ihtiyacını da giderdiğine dair İslâm öncesine ve sonrasına ait çok sayıda örnek vardır. Hz. Peygamber’in dadısı Ümmü Eymen onun sabahleyin zemzem içerek güne başladığını, bazen gün boyunca yemek yemediğini söyler. Ebû Tâlib’in kızı Ümmü Hânî’nin evinde içine zemzem konan kova “aç doyuran” diye meşhur olmuştur. Mekke’de zemzem dışında hiçbir su kaynağı halktan ilgi görmüyordu. Emevîler’in Mekke valisi Hâlid b. Abdullah el-Kasrî’nin Zemzem Kuyusu’nun yanına yaptırdığı çeşme de rağbet görmemiş ve Abbâsîler’in ilk Mekke valisi Dâvûd b. Ali tarafından yıktırılmıştır.[lxxi]

Zemzem Kuyusu birincisi, ağızdan itibaren 12,80 m., ikincisi kayalar içine oyulmuş haliyle 17,20 m. uzunluğunda iki bölümden meydana gelir, derinliği de 30 metredir. IX. yüzyıldan itibaren bilinen kayıtlara göre 1,5 ile 2,5 m. arasında değişen kuyunun çapı, örülmemiş ve kaya içinde kazılmış olan yerinde bir insanın içine girip çalışmasına yetecek genişliktedir. Zemzemin biri Hacerülesved, diğeri Ebûkubeys dağı ve Safâ tepesi, bir diğeri Merve tepesi hizasından 13 m. aşağıdan çıkıp kuyuyu besleyen üç kaynağı vardır. Hacerülesved’in karşısında bulunan, ağzı 45 cm. uzunluğunda ve 30 cm. yükseklikteki kaynak zemzemin ana kaynağıdır.[lxxii]

Zemzemin su seviyesi mevsimlere, hatta günlere göre değişiklik arzeder. Abbâsî döneminden itibaren su seviyesini yükseltmek için en çok kullanılan yöntem kuyunun tabanını genişletmek olmuştur. H 223 (M 838) ve H 224 yıllarında kuyudaki su miktarının çok azaldığına bizzat şahit olan Ezrakī kuyunun tabanını genişleterek suyun arttırılmasına çalışıldığını ve H 225’te (M 840) yağan yağmurlarla, gelen sellerle tekrar eski seviyesine çıktığını kaydeder. 1068 yılı Zilkade’sinde de (Ağustos 1658) benzer bir durum ortaya çıkmış, su seviyesi ciddi oranda azalarak Zilhicce (Eylül) ayında en düşük seviyeye inmiştir.[lxxiii]

Abdülmuttalib devrinden itibaren zemzem bazen hurma veya kuru üzümle tatlandırılarak içiliyordu. Abdülmuttalib develerini sağar ve sütlerini balla karıştırıp zemzemle beraber hacılara dağıtırdı. Evliya Çelebi, dünya suları lezzetini taşımayan ve biraz tuzlu olan zemzemin gün içinde bile farklı özellikler gösterdiğini ve sabahtan itibaren yatsıya kadar gül, menekşe, yasemin gibi çiçeklerin yanında saf süt kokusu hissedildiğini kaydeder.[lxxiv]

Şeyhu’z zemzem olanlar, sabahları bizzat içmek veya tanıdıklar için zemzem kuyusu binasının kapısını açmazdan evvel birer bakraç zemzem alırlar ki, bu zemzem-i şerif, zemzem kuyusunun kaymağı olduğundan, tadı gayet leziz ve rengi parlaktır.[lxxv]

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başta İngilizler olmak üzere bazı Batılı devletler, Osmanlı Devleti’nin Mekke’deki etkinliğini azaltmak ve hac ziyaretini engellemek kastıyla sözde tahliller yaptırarak zemzemin koleranın ana maddesini teşkil ettiğini ileri sürmüşlerse de Osmanlı Devleti zemzemi tahlil ettirip bu iddiaların asılsızlığını ortaya koymuş ve bu husus Batılı seyyahlar tarafından da doğrulanmıştır.[lxxvi]

Sahâbî Ebû Râfi‘in kuyunun yanına ağaçtan oyduğu su tasları zemzemin bilinen en eski su kaplarıdır. Zamanla zemzem taşımak ve ikram etmek üzere çeşitli eşyalar imal edildi. Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen, kıymetli taşlarla süslü altın zemzem ibrikleri bunların en gelişmiş örnekleri arasında sayılabilir. Mekke’de, zemzem koymaya mahsus sırça kap veya şişeye “zevrak” denir, Osmanlı döneminde hacılara zemzem dağıtan görevlilere yollanan hediyeleri bildiren mektuba da zevrak adı verilirdi.[lxxvii]

Hz. Peygamber zamanından itibaren, Abdülmuttalib’in yaptırmış olduğu iki havuzdan Hacerülesved’in önündeki içmek, kuyunun arka tarafındaki ise abdest almak için kullanılırdı. Üzerinde herhangi bir korunak bulunmayan kuyudan çıkrık veya makara ile çıkarılan zemzem kovalarla bu iki havuza dökülürdü. Velîd b. Abdülmelik zamanında Mekke valisi olan Hâlid b. Abdullah el-Kasrî, Hacerülesved’in karşısına bir direk diktirerek üzerine koydurduğu kandillerle hac aylarında tavaf edenlerin çevrelerini ve kuyuyu aydınlattı. Yine bu dönemde, Mekke’nin fethinden sonra sadece zemzemle ilgili işlere bakan sikāye görevlisi için kuyunun yakınında özel bir yer inşa edildi.[lxxviii]

Abbâsî Halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr döneminde zemzem işlerine bakanlardan birinin kuyuya düşmesi üzerine etrafı taştan örülmüş kısa bir duvarla çevrili olan Zemzem Kuyusu’na ilk ızgara yapıldı ve çevresine mermer döşendi. Izgara sayısını ikiye çıkaran Mehdî-Billâh, Hâcer’in İsmâil’i yanına bıraktığı ağacı merkeze alıp basit bir çardakla kapatılan kuyunun üzerine Hicri 220’de (M 835) bir kubbe yaptırdı. Mu‘tasım-Billâh bu kubbeyi kaldırarak, sac ağacından iç kısmı altınla kaplanan ve dönemin en güzel süslemelerini içeren bir tavanın yer aldığı büyük kubbeli hale getirdi. Tavanın saçaklarına hac zamanlarında Zemzem Kuyusu’nu aydınlatacak kandiller koydurdu ve havuzların bulunduğu yerin tavanını mozaikle kaplattı. Abbâsîler zemzem binasının görünmesine özel önem veriyorlardı. Onların başlattığı bu çalışmalar daha sonra da sürdürüldü. Osmanlılar’a kadar zemzem binasında bazı tamirat ve tâdilât yapıldı. Osmanlı devrinde, gerek yerli halkın gerekse hac mevsimlerinde hacıların zemzemden rahatça faydalanmaları için çeşitli tedbirler alındı. Hicri 933’te (M 1527) başlayan zemzem binasını yenileme faaliyetleri H 948 (M 1541) yılında Emîr Hoşgeldi tarafından tamamlandı. Kuyunun üzerine bir saçak, onun üzerine de kurşunla kaplanmış bir kubbe inşa edildi; ahşap tavan süslemeleri ve zemin mermerleri yenilendi. H 1021’de (M 1612) Sultan I. Ahmed kuyunun giriş kısmına demir bir kafes koydurarak daha emniyetli hale getirdi. Kuyunun demir ağızlığı üzerine çıkan dört kişi, buradaki demir kafeslere dayanıp demir makaralar ve demir çatal kovalarla devamlı su çekerlerdi. Evliya Çelebi, su çekmede elleri ayakları kınalı Araplar’dan kırk kişinin dörder kişilik gruplar halinde nöbetleşe görev yaptığını kaydeder. Sultan I. Abdülhamid zamanında zemzem binası yenilendi, zemzemle ilgili hadisler binanın çeşitli yerlerine yazıldı. Kitâbesinde, I. Abdülhamid’in bu işi gerçekleştirmekten duyduğu sevinç ve kuyunun İsmâil ile annesi Hâcer’in zamanındaki özelliklerinin aynen korunduğu vurgulanmaktadır.[lxxix]

Sikāye görevlisi tek başına hacıların ihtiyacını karşılayamaz duruma gelince Mescid-i Harâm’ın çeşitli yerlerinde sakalar görevlendirildi. Osmanlı döneminde İslâm ülkelerinin her vilâyetinden gelen hacılar için bir saka görevlendirildi. Bunların başkanlığı da genellikle Âl-i Zübeyr’den bir kişiye veriliyordu. Zemzem üzeri açık olan havuzlarda depolanır, hacılar buradaki musluklardan zemzem içerlerdi. Osmanlı Devleti’nin sonlarına doğru iki kapalı depo yapıldı ve su çekmek için pompa yerleştirildi. Ta‘mîrât-ı âliye müdürlüğü göreviyle Hicaz’a gönderilen Hezarfen Edhem Efendi’nin, ziyaretçilerin içine düşmesini önlemek maksadıyla Zemzem Kuyusu’nun üstünü kafes şeklinde yekpâre kurşun dökerek kapatması Osmanlılar’ın kuyuyla ilgili son icraatı olmalıdır.[lxxx]

Mekke’nin idaresi Suûdî ailesine geçtikten sonra, zemzem binası izdihama yol açtığından Mescid-i Harâm’ın genişletilmesi esnasında ortadan kaldırılıp suyun akıtıldığı sebil önce Mescid-i Harâm’ın altındaki kısma alındı, merdivenlerle aşağıya açılan girişi de revakların önüne doğru çekildi. Bunun tavafı engellemesi üzerine giriş tamamen kapatılarak Mescid-i Harâm’ın çeşitli yerlerine konulan soğutma özelliğine sahip sebillerle zemzem dağıtımı yoluna gidildi. Zemzemî denilen görevlilerin sayısı arttırılıp Mekke, Mina ve Arafat’ta hacılara düzenli biçimde zemzem dağıtılmaya ve ziyaretçilerin zemzem binasına gelmeden ihtiyaçları karşılanmaya çalışıldı.[lxxxi]

Hz. İbrâhim ve İsmâil’in uyguladığı gelenekleri düzenleyen Hz. Peygamber ashabına bol bol zemzem içmelerini ve memleketlerine götürmelerini tavsiye etmiş, bizzat kendisi de Mekke’den Medine’ye sık sık zemzem getirtmiştir (Tirmizî, “Ḥac”, 112). Bazı Mekkeliler şehir dışına giderken beraberlerinde zemzem götürürlerdi. Taş, toprak ve topraktan yapılan nesnelerin Harem sınırları dışına çıkarılması konusunda âlimler arasında farklı görüşler bulunsa da zemzem suyunun dışarıya çıkarılması ittifakla câizdir. Zaruret olmadıkça zemzemin temizlik için kullanılması uygun görülmemiştir.[lxxxii]

Resûl-i Ekrem’in uygulama ve tavsiyeleri doğrultusunda tarih ve edebiyat kitapları ile diğer bazı kaynaklarda zemzemin faziletine dair rivayetler bir araya getirilmiş, hadis kitaplarında bununla ilgili özel bölümler açılmıştır. Hz. Peygamber, “Bizimle münafıklar arasındaki alâmet bizim zemzemi bol bol içmemizdir; çünkü onlar asla zemzemi bolca içemezler” şeklindeki sözleriyle zemzemden bolca içilmesini iman alâmeti ve nifaktan uzak olma işareti olarak nitelendirmiştir. Zemzem, kıbleye dönülerek besmele okunduktan sonra sağ elle ve üç nefeste gözü sudan ayırmadan, “Allah’ım! Senden faydalı ilim, geniş rızık ve her türlü hastalıktan şifa diliyorum” duasıyla içilmeli ve Allah’a hamdedilmelidir. Yaygın olan görüş diğer içeceklerin aksine zemzemin ayakta içilmesi yolundadır. “Zemzem hangi niyetle ve ne maksatla içilirse ona şifa olur” (Müsned, III, 357; İbn Mâce, “Menâsik”, 78); “Hataları döken zemzeme bakmak ibadettendir” (Müsned, II, 41) gibi hadislerin yanında onun çeşitli hastalıklara şifa verici özellik taşıdığına dair çok sayıda rivayet nakledilmiştir. Ortaçağ’da tıpla ilgili olarak ve özellikle tıbb-ı nebevî konusunda kaleme alınan eserlerde zemzeme mutlaka yer verilmiştir.[lxxxiii]

Zemzem suyu İslâm medeniyetinin bütün coğrafyalarında apayrı bir öneme sahip olmuştur. Hz. Peygamber’in, torunları Hasan ile Hüseyin’in dünyaya gelişlerinde damaklarını zemzemle açması sonraki dönemlerde sürdürülen bir âdet haline gelmiştir. İlk defa Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ’nın, oğlu Abdullah b. Zübeyr’in cenazesini zemzemle yıkadığını kaydeden Fâkihî, Mekke’de bu uygulamanın son suyun mutlaka zemzem olması biçiminde yaygınlaştığını kaydeder. Aynı uygulama, Mekke dışındaki yerlerde kefenlerin üzerine zemzem serpilmesi şeklinde görülmektedir. Dânişmend Gazi’nin Türkmenler’e, Malazgirt Savaşı’na hazırlık yapılırken elbiselerini temizleyerek zemzemle yıkanmış kefenlerini hazırlamalarını tavsiye etmesi gibi (DİA, VIII, 468), insanların kefenlerini hacca götürüp zemzemle yıkamaları veya zemzemle yıkadıkları ihramlarını kefen olarak kullanmaları, ramazan ayında orucun eğer varsa zemzemle açılması, ölüm döşeğindeki hastanın ağzına zemzem damlatılıp kelime-i şehâdetin telkin edilmesi gelenek halini almıştır. Osmanlı döneminde mahmil veya surre-i hümâyun vasıtasıyla Hicaz’a gönderilen ferâşet çantalarına dönüşte konulan şeyler arasında zemzem de olurdu. Mekke şerifinin padişaha yolladığı hediyelerin başında içinde zemzem bulunan murassa‘ bir ibrik ve leğen gelirdi.[lxxxiv]

Zemzem günümüzde modern teknolojilerle çıkarılmakta ve ultraviyole ışınlarıyla dezenfekte edildikten sonra içime sunulmaktadır.[lxxxv]

4.Safâ ve Merve[lxxxvi]

Hac ve umre sırasında aralarında sa‘y yapılan iki tepe.Safâ, Mescid-i Harâm’ın kuzeydoğusunda Ebûkubeys dağının eteğinde Merve’den biraz daha yüksek olan tepedir. Merve ise Safâ’nın tam karşısında ve Harem-i şerif’in kuzeybatısında Kuaykıân dağının eteğinde yer alır.[lxxxvii]

Safâ “sert, başka bir kütleye karışmayan, toprak ve çamurdan arınmış taş”, Merve “yumuşak ve esmer, kırmızımtırak volkanik kökenli, parçalanıp etrafı incelmiş sert ya da yumuşak her türlü taş” anlamına gelir.

Hac ve umre tavaflarından sonra Kâbe’ye daha yakın olan Safâ’dan Merve’ye dört gidişle üç gelişten ibaret olan sa‘y ibadetinden dolayı önem kazanan bu iki tepeye Merveteyn adı da verilir.[lxxxviii]

Kur’ân-ı Kerîm’de Safâ ile Merve’nin Allah tarafından konulmuş sembollerden (şeâir) ve hac ile umre ibadetinin yapıldığı yerlerden olduğu belirtilir (2/Bakara 158). Safâ ile Merve arasında gerçekleştirilen sa‘yin hac ve umre çerçevesinde yerine getirilen ibadetlerden (menâsik) biri olması, Hz. İbrâhim’in eşi Hâcer’in oğlu İsmâil ile Mekke vadisinde yalnız kaldıktan sonra Safâ ile Merve tepeleri arasında oğluna su araması hadisesine dayanmaktadır (Buhârî, “Enbiyâ”, 9). Hz. İbrâhim, oğlu İsmâil ile Kâbe’nin yapımını tamamladığında, “Ey Rabbimiz! Bize ibadet usullerimizi göster” diye dua edince (2/Bakara 128) Cebrâil diğer hac menâsiki yanında Safâ ile Merve arasındaki sa‘yi de onlara öğretmiş, ardından gelen peygamberler ve ümmetleri de Kâbe’yi ziyaret ettikten sonra Safâ ile Merve arasında sa‘y etmeyi sürdürmüştür.[lxxxix]

Mekke’de ilk defa tevhid inancından sapan Cürhüm kabilesinden İsâf b. Ya‘lâ ile aynı kabileden Nâile bint Yezîd’in Kâbe’nin içinde işledikleri günahlar yüzünden taş kesildikleri ve halkın ibret olsun diye İsâf’ı Safâ tepesine, Nâile’yi Merve tepesine diktiği, ancak daha sonra bunun unutulduğu ve anılan iki taşa tapınmaya başlandığı rivayet edilmektedir. Daha sonra Mekke’ye hâkim olan Huzâa kabilesinden Amr b. Lühay tevhid inancını tamamen bozup şehirde putperestliği yaygınlaştırmış ve Safâ tepesine rüzgârları estirdiğine inanılan Nüheyk, Merve tepesine Mut‘imü’t-tayr (kuşları doyuran) adlı putları dikmiştir. Bunların dışında bakırdan heykellerin bulunduğu nakledilmektedir. Câhiliye Arapları hac ibadetini eda ettikten sonra Safâ ile Merve’ye çıkıp hasep, nesep ve şöhretlerinin yüksekliğinden bahsederek övünürler, bazıları da Allah’tan dünya malı isterdi.[xc]

Resûlullah, peygamberliğinin ilk yıllarında zaman zaman Safâ tepesine çıkarak İslâmiyet’i tebliğ ediyordu. “Artık sana emredileni açıkça ortaya koy ve müşriklerden yüz çevir!” (15/Hicr 94) ve Safâ tepesinde nâzil olan, “En yakınlarından başlayarak erişebildiğin herkesi uyar ve sana tâbi olan müminlere kol kanat ger!” (26/Şuarâ 214-215) meâlindeki âyetlerin inmesinden sonra Safâ tepesinde bir konuşma yapmış ve bütün Mekkeliler’i İslâmiyet’e davet etmişti. Mekke fethinin ardından Safâ tepesine çıkan Resûl-i Ekrem Mekkeliler’den biat almıştı.[xci]

İslâmiyet’in doğuşu sırasında Kâbe hizmetinde bulunan ve Humus diye anılan Kureyş ve müttefikleri Safâ ile Merve’yi haccın bir parçası sayarken Kâbe ve hac konusunda hiçbir imtiyazları olmayan Hille mensupları, iki tepe arasında sa‘yin burada bulunan putlara karşı yapıldığını ve bunun Câhiliye âdeti olduğunu ileri sürerek onu kabul etmiyorlardı. Nitekim Evs ve Hazrec kabileleri Safâ ile Merve yerine Menât putunun bulunduğu Müşellel ile Kudeyd’i kutsal yer sayıyor, Tihâme’de yaşayan bazı Arap kabileleri de bu iki tepeyi hac menâsiki içerisinde görmüyordu.[xcii]

Resûl-i Ekrem, Vedâ haccında Safâ’ya yaklaştığında bazı Müslümanlar Câhiliye dönemi putlarını hatırlayarak sa‘y yapmaktan çekinince anılan âyetnâzil olmuş, bu tepelerin eskiden beri Allah’ın koyduğu semboller olduğu vurgulanmış, Hz. Peygamber de, “Safâ ve Merve Allah’ın alâmetlerindendir” diyerek (Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 57; Tirmizî, “Ĥac”, 38; İbnMâce, “Menâsik”, 34, 84) bu iki tepe arasında sa‘y yapmayı hac ve umre ibadetine dahil etmiştir. Resûl-i Ekrem, Safâ ile Merve tepelerine çıktığı zaman Kâbe’ye dönerek ellerini yukarıya kaldırıp dua ederdi. İbn Abbas ellerin kaldırılacağı yedi yer arasında bu iki tepeyi de saymıştır.[xciii]

Safâ ile Merve arasındaki sa‘y yerinin (mes‘â) uzunluğu 394,5 ve genişliği 20 metredir. Safâ’ya yakın olan tarafta iki yeşil ışık arasında 55 metrelik mesafede hervele yapılır. İki tepe arasındaki alan zamanla doldurulup yükseltilerek tesviye edilmiş, zemini yürüyüş için uygun hale getirilmiş, tepelere çıkmayı kolaylaştıran merdivenler konulmuş, hac mevsimlerinde ve bazı özel günlerde geceleri aydınlatılmıştır. Burada ilk aydınlatma, Emevî halifelerinden Süleyman b. Abdülmelik zamanında (H 715-717) Mekke Valisi Hâlid b. Abdullah el-Kasrî tarafından hac günlerinde ve receb ayında kandillerle yapılmıştır. Bu uygulama Abbâsî Halifesi Mu‘tasım-Billâh tarafından H 219 (M 834) yılından itibaren sürekli hale getirilmiştir. XX. yüzyılın başında elektrik kullanılmaya başlanmadan önce Safâ ile Merve arasında on altı adet kandil bulunuyordu.[xciv]

Abbâsî Halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr dönemine kadar (H 754-775) Safâ ve Merve tepelerinde herhangi bir yapılanma görülmemektedir. İlk defa bu devirde tepelere çıkmayı kolaylaştırmak için birer merdiven inşa edilmiştir. IX. yüzyılın ikinci yarısına ait kayıtlarda Ebû Ca‘fer el-Mansûr tarafından yaptırılan kâgir merdivenle Safâ’ya on iki, Merve’ye on beş basamakla çıkıldığı kaydedilir. XIII. yüzyıldan itibaren Safâ’nın merdiveninin on dört, Merve’nin ise beş basamaklı olduğu belirtilmiştir. Safâ ile Merve’nin basamakları M 1399’da Memlük Sultanı Ferec, 1879’da Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid tarafından yenilenmiştir.[xcv]

Safâ ile Merve arasındaki alanda özellikle hac günlerinde çok canlı bir çarşı mevcuttu ve şehir hayatı en yoğun olarak burada yaşanıyordu. İslâmiyet’in ilk döneminden hâtıralar taşıdığı için Mescid-i Harâm’a dahil edilinceye kadar bu çarşının kaldırılması yerine sa‘y yapmayı kolaylaştıran çareler düşünülmüş ve yeni yapılanmaya izin verilmemiştir. 1587 yılına ait bir kayıtta Safâ ile Merve arasına seyyar satıcıların tezgâh kurup sa‘y yapanları dünya işleriyle meşgul etmemeleri için tedbir alındığı bildirilir. İbn Cübeyr, Safâ ile Merve arasında eskiden su yatağı olan alanın çeşitli meyve, hububat ve diğer yiyeceklerin satıldığı bir pazar yeri olarak kullanıldığını, kumaş ve baharat dükkânları hariç şehrin en düzenli alışveriş merkezinin burası olduğunu ve müşteri yoğunluğunun zaman zaman sa‘y yapılmasını engellediğini kaydeder. İslâmî dönemde Kâbe’ye gönderilen hediyeler Safâ ile Merve arasında teşhir edildikten sonra Hicâbe görevlisine teslim edilirdi.[xcvi]

Ebû Ca‘fer el-Mansûr H 136 (754) yılında hacca geldiği zaman Safâ ile Merve arasında hacılara hizmet etmeleri için görevliler tayin etmiş, H 210’da (M 825-26) Mekke Valisi Sâlih b. Abbas, Safâ’nın eteğine bir çeşme yaptırmıştı. Safâ ile Merve tepelerinde, mes‘âda bazı meşhur kişilere ait evler vardı. Hz. Peygamber’in amcası Abbas b. Abdülmuttalib’in evi ribât haline getirilmişti. H 728’de (1328) bu ribâtı tamir ettiren Memlük Sultanı el-Melikü’n-Nâsır Muhammed, Safâ ile Merve arasında abdest almaya elverişli bir mekân yaptırmıştı. Safâ tepesinde Kādirîler’e ait bir dergâh bulunuyordu. Harem-i şerif’e Osmanlılar zamanında yaptırılan muvakkithânenin pencerelerinden biri, Safâ ile Merve arasında gelip geçenlerin saatlerini buradan ayarlayabilecekleri şekilde tasarlanmıştı.[xcvii]

Mes‘ânın üstü 1922’de kapatılınca hacılar güneşten ve tozdan kısmen korunmuş, 1927’de Safâ ile Merve arasına taş döşenerek Mekke’de bir caddeye ilk defa taş kaplanmıştır. 1955’te başlatılan ve 1976 yılına kadar dört aşamada gerçekleştirilen genişletmede mes‘â Mescid-i Harâm’a katılmış ve sa‘y yolu iki katlı olarak tasarlanmıştır. Günümüzde sa‘y edenleri güneşten korumak için Safâ ile Merve tepelerinin arasına üstü kapalı, Kâbe’ye girişi de sağlayacak iki yanı açık eyvan inşa edilmiştir. Sa‘y alanının özellikle hac zamanında yeterli olmaması sebebiyle genişletme çalışmaları halen sürdürülmektedir.[1]

Mikatın ölçülerini tesis ve tecdid edenlerin isimleri

Mikat hududunu göstermek için dikilen alametlerin dışına ‘Hıll’ içine ise ‘Haram’ denilmektedir. (S:76-77)

Kaynakça

  1. TDV İslam Ansiklopedisi, KÂBE maddesi, Sadettin Ünal, C:24, S:14-21
  2. TDV İslam Ansiklopedisi, HACERÜLESVED maddesi, Salim Öğüt, C:14, S:433-435
  3. TDV İslam Ansiklopedisi, ZEMZEM maddesi, Mustafa Sabri Küçükaşcı, C:44, S:242-246 
  4. Eyüp Sabri Paşa, Kâbe ve Mekke Tarihi (Mir’atı Mekke), Sadeleştiren Osman Erdem, Osmanlı Yayınları
  5. http://www.luleburgazmuftulugu.gov.tr/index.php/genel-haberler/89-kabenin-tarihi
  6. TDV İslam Ansiklopedisi, MESCİD-İ HARÂM maddesi, Nebi Bozkurt-Mustafa Sabri Küçükaşcı, C:29, S:273-277
  7. TDV İslam Ansiklopedisi, SAFÂ ve MERVE maddesi, Mustafa Sabri Küçükaşcı, C:35,S:441-442
  8. İslam Öncesi Dönemde Kâbe’deki Resimler, GEOFFREY R. D. KING School of Oriental and African Studies University of London Terc. AYŞE ERSAY YÜKSEL Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 57:1 (2016), ss.175-194 DOI: 10.1501/Ilhfak_0000001449

Fotoğraflar

  1. https://islamansiklopedisi.org.tr/kabe#1
  2. https://tr.wikipedia.org/wiki/Mekke#/media/File:Makkah-1910.jpg
  3. https://tr.wikipedia.org/wiki/Mekke#/media/File:Mecca-1850.jpg
  4. https://tr.wikipedia.org/wiki/Mekke#/media/File:1937mecca-makkah.jpg
  5. http://blog.ihvan.com.tr/wp-content/uploads/2015/04/Mekkenin-Tarih.jpg
  6. http://tarihvemedeniyet.org/wp-content/uploads/2015/01/mekke_1.jpg
  7. http://images1.masress.com/en/amwalalghaden/20858
  8. https://1.bp.blogspot.com/-49rCyx_A0LM/Ul9ub6DAmRI/AAAAAAAAEOA/Vlrrr6GTEp4/s320/mekke+maketi+peygamber+d%C3%B6nemi++muhammed+2.jpg
  9. http://img.haberler.com/haber/243/peygamberimiz-doneminde-mekke-boyleydi-6578243_3314_m.jpg
  10. https://umutrehberi.files.wordpress.com/2011/02/eskikabe.jpg
  11. http://1.bp.blogspot.com/-Y2nYkvSPiWQ/VDqM2D25jII/AAAAAAAAAPU/rwQrGCr3MN0/s1600/kabe1a.jpg
  12. http://img03.blogcu.com/images/t/u/r/turknavy/500_kabenintasviri_1257002225.jpg
  13. http://img03.blogcu.com/images/t/u/r/turknavy/1880_kabe_1257002264.jpg
  14. http://2.bp.blogspot.com/-h42bNWVMUgI/UzZffZ2lz5I/AAAAAAAASCs/8wcPul5IHC4/s1600/Kaaba1911Drawing.jpg
  15. http://www.fatihhaber.com/resimler/images/mekke-2-1.jpg
  16. http://img03.blogcu.com/images/t/u/r/turknavy/1780_1257002243.jpg
  17. http://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2014/11/Mecca-1889.jpg
  18. http://www.islamask.com/wp-content/uploads/2015/03/kabe-i-muazzama-eski-resimler-tarihi-fotograflar-23.jpg
  19. http://img03.blogcu.com/images/t/u/r/turknavy/a8977557162f24cff6e596a18ba9fc83_1352582112.jpg
  20. http://turknavy.blogcu.com/kabe-de-sel-baskinlari/13185276
  21. http://okyanusum.com/wp-content/uploads/2014/09/mekke4.jpg
  22. http://okyanusum.com/makale/fotograflarla-mekkenin-degisimi/
  23. https://www.wikiwand.com/id/Shofa_dan_Marwah
  24. https://www.abukhadeejah.com/is-a-menstruating-woman-forbidden-from-saee-as-well-as-tawaaf-during-hajj-and-umrah-or-only-tawaaf-ibn-uthaimeen/

[1]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[i] TDV İslam Ansiklopedisi, KÂBE maddesi, Sadettin Ünal, C:24, S:14

[ii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:15

[iii] Eyüp Sabri Paşa, Kâbe ve Mekke Tarihi (Mir’atı Mekke), Sadeleştiren Osman Erdem, Osmanlı Yayınları S:615-616

[iv] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:15

[v] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:15

[vi] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:15-16

[vii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:16

[viii] Eyüp Sabri Paşa, Kâbe ve Mekke Tarihi (Mir’atı Mekke)

[ix] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:16

[x] Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:559

[xi] Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S.122

[xii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:16

[xiii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:16

[xiv] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:16

[xv] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:16-17

[xvi] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:17

[xvii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:17

[xviii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:17

[xix] Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S: 379-398

[xx] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:17

[xxi] Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S.623

[xxii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:17-18

[xxiii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:18

[xxiv] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:18

[xxv] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:18

[xxvi] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:18-19

[xxvii] Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:557-559

[xxviii] Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S.557

[xxix] Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. 559

[xxx] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:19

[xxxi] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:19

[xxxii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:19-20

[xxxiii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:20

[xxxiv] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:20

[xxxv] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:20

[xxxvi] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:20

[xxxvii] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:20

[xxxviii] Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:622

[xxxix] TDV, KÂBE maddesi, C:24, S:20

[xl]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S.641-649

[xli]TDV İslam Ansiklopedisi, HACERÜLESVED maddesi, Salim Öğüt, C:14, S:433

[xlii]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:641

[xliii]TDV, HACERÜLESVED, C:14, S:433

[xliv]TDV, HACERÜLESVED, C:14, S:433

[xlv]TDV, HACERÜLESVED, C:14, S:433

[xlvi]TDV, HACERÜLESVED, C:14, S:433

[xlvii]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:646-647

[xlviii]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:642

[xlix]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:642

[l]TDV, HACERÜLESVED, C:14, S:433

[li]Eyüp Sabri Paşa S:643

[lii]TDV, HACERÜLESVED, C:14, S:433

[liii]TDV, HACERÜLESVED, C:14, S:433-435

[liv]TDV, HACERÜLESVED, C:14, S:433-435

[lv]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:643

[lvi]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:644

[lvii]TDV, HACERÜLESVED, C:14, S:433-435

[lviii]TDV, HACERÜLESVED, C:14, S:433-435

[lix] TDV İslam Ansiklopedisi, ZEMZEM maddesi, Mustafa Sabri Küçükaşcı, C:44, S:242-246 

[lx]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:630-631

[lxi]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:193-195

[lxii]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:627

[lxiii] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxiv] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxv] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxvi] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxvii] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxviii] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxix] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxx] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxi] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxii] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxiii] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxiv] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxv]Eyüp Sabri Paşa, a.g.e. S:628

[lxxvi] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxvii] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxviii] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxix] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxx] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxxi] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxxii] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxxiii] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxxiv] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxxv] TDV, ZEMZEM maddesi, C:44, S:242-246 

[lxxxvi]TDV İslam Ansiklopedisi, SAFÂ ve MERVE maddesi, Mustafa Sabri Küçükaşcı, C:35; S:441-442

[lxxxvii]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[lxxxviii]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[lxxxix]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[xc]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[xci]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[xcii]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[xciii]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[xciv]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[xcv]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[xcvi]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442

[xcvii]TDV, SAFÂ ve MERVE C: 35; S:441-442