22 Şubat 2024
PUSULA EĞİTİM KÜLTÜR SANAT VE YARDIMLAŞMA DERNEĞİ

2.1.İşgal Sürecinde Kırılma Noktaları

İşgal Sürecinde Kırılma Noktaları / Halit ERSOY

Giriş

Osmanlı Devleti’nin dağılışı, Ortadoğu’da sancılı ulus devletlere dönüşme sürecini başlatırken, diğer Ortadoğu devletlerinden farklı olarak Filistin toprakları önce Batılı devletlerin desteğini alan Siyonistlerin göçlerine, akabinde de İsrail işgal devletinin kuruluşuna tanıklık etti. Filistin halkı ise hem Filistin içerisindeki farklı bölgelere (Gazze ve Batı Şeria) hem de dünyanın çeşitli ülkelerine göç ettirilerek üç kuşaktır mülteci hayatı yaşamaya mecbur edildi.

Bugün burada; Filistin sorununun daha doğru bir deyişle İşgalci İsrail sorunu dünya kamuoyuna yansıtılmasında üretilen yanlı imajları düzeltmenin; Filistin sorununu, Filistinlilerin hak arayışlarını tarihî gerçekler bağlamında siz değerli katılımcılara sunmanın, Filistin halkının uzun soluklu mücadelesine yapılacak önemli bir katkı olduğunu düşünmekteyiz.

1. Balfour Deklarasyonu

İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour daha sonra “Balfour Deklarasyonu” olarak adlandırılacak olan mektubu 2 Kasım 1917’de Siyonist lider Lord Rothschild’e göndermiştir. Balfour mektubunda İngiltere’nin Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için tüm imkânlarını kullanacağını bildirmekteydi.

Vaatler şunlardı:

1. Filistin’de ulusal vatanın temini konusunda İngiliz desteği.

2. Bu amacın gerçekleşmesi için İngilizlerle iş birliği.

3. Filistin’de Yahudi olmayan bir ülkedeki Yahudilerin sahip olduğu haklara ve statüye zarar verecek herhangi bir şeyin yapılmaması. (Bu tarihte 700.000 olan Filistin nüfusunun 574.000’i Müslüman, 74.000’i Hristiyan ve 56.000’i Yahudi idi.).

Balfour Deklarasyonu, Süveyş Kanalı’na yönelik bir tampon bölge oluşturmak veya dünya Yahudilerinin desteğini müttefiklere kazandırmak için İngilizlerin yaptığı bir plan olmaktan öte, Siyonist hareketin İngiliz desteğini sağlamak için gerçekleştirdiği planlı bir girişimin sonucuydu. Deklarasyon, savaşın galiplerinden olan ABD tarafından da kabul edildi. Amerikan Kongresi’nin 21 Eylül 1922 tarihli oturumunun karar bildirgesi “ABD Filistin’de Yahudilere millî yurt kurulmasına taraftardır.” ifadesiyle tamamlanmıştır.

Bu şekilde Balfour Deklarasyonu, Siyonist politikanın birinci evresinin ilk yarısını noktalamıştır.

2. 1917-1947 İngilizlerin İşgali & Manda Yönetimi

1917’de fiilen başlayan İngiliz yönetimi, Nisan 1920’de toplanan San Remo Konferansı’nda Filistin topraklarında İngiliz mandasının resmen kabul edilmesiyle garanti altına alınmıştır. İki yıl sonra da Filistin tamamen İngiliz yönetimine bırakılmış ve Siyonist olduğu açıklanan Sir Herbert Samuel ilk İngiliz Yüksek Komiseri olarak Filistin’e gönderilmiştir.

Dünya Savaşı’nın sona ermesinin hemen ardından Balfour Deklarasyonu’ndan cesaret alan çok sayıda Yahudi Avrupa’dan Filistin’e göç etmiştir. Eylül 1920’de 16.500 kişilik bir Yahudi grubun Filistin’e göç etmesi kararı alınmıştır. Bu durum Filistinler arasında Yahudi karşıtı söylemi güçlendirmiştir. Bunun akabinde Mayıs 1921’de Kudüs’te büyük bir ayaklanma çıkmış, ayaklanma polis ve asker tarafından güçlükle bastırılabilmiştir.

Arap liderlerden oluşan bir delegasyon, 21 Şubat 1922’de Londra’ya giderek Sömürgeler Bakanlığı’na Filistin halkının Balfour Deklarasyonu’nu veya manda rejimini kabul etmediğini ve ulusal bağımsızlık istediğini bildirmiştir. Bu gelişmenin ardından 3 Haziran 1922’de İngiliz hükümeti, bütünüyle Yahudi bir Filistin yaratmak niyetinde olmadığını ancak göç yoluyla Filistin’de Yahudi nüfusun her geçen gün artmasına imkân veren Balfour Deklarasyonu’ndan taviz verilemeyeceğini vurgulayan “Churchill Beyaz Bildirisi”ni yayınlamıştır. Bu bildiriyle eski Ürdün Filistin’den ayrılmıştır. 24 Temmuz’da da Filistin toprakları üzerindeki İngiliz mandası, Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından onaylanmıştır.

1928 yılının ikinci yarısında ekonomik krizin de etkisiyle Filistinliler ve Yahudiler arasındaki düşmanlık yeniden canlanmaya başlamıştır. Bunda hiç şüphesiz manda yönetiminin kuvvetli bir etkisi vardır. Manda, görünürde İngilizlerin Araplara ve Yahudilere karşı yükümlülükleri olduğu anlamına gelse de yönetimin belirlenmesinde Arap tarafın hiçbir dahli olmamış, İngilizler bu işi Yahudilerle halletme yoluna gitmiştir. Bu tavır, Filistin’deki Müslümanların varlıklarının bile kabul edilmediğini açık bir şekilde göstermektedir.

15 Ağustos 1929’da Ağlama Duvarı’nda Yahudiler bir gösteri düzenlemiş ve hemen ertesi gün Filistinliler de bir gösteri düzenleyerek buna cevap vermiştir. 1928-1929 olayları bölgede gerginliği arttırmıştır.

Bölgede Yahudi nüfusunun hızlı bir şekilde artması Arap muhalefetini güçlendirmiştir. Aralık 1931’de Kudüs’te 22 ülke temsilcisi, Siyonist tehlikeye karşı Müslüman Ülkeler Kongresi’nde bir araya gelmiştir. 1935’e gelindiğinde Yahudi nüfusunun artmasıyla kendi vatanlarında ikinci sınıf vatandaş konumuna düşürülen Filistinlilerin tepkisi doruk noktasına ulaşmıştır. Bu zamana kadar birbirinden bağımsız hareket eden altı Arap siyasi partisinden (İstiklal Partisi hariç) beşi bir araya gelerek iş birliği kararı almıştır.

3. 1948 Siyonist Devletin Kuruluşu

1897’de Siyonist hareketle başlayan ve 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla yeni bir ivme kazanan Filistin topraklarına Yahudileri yerleştirme süreci, toprakların asıl sahibi Filistinlileri ülkeleri dışında mülteci olarak yaşamak zorunda bırakmıştır. Filistin toprakları ile tarihî ve dinî bağları olduğunu iddia ederek yola çıkan Siyonist hareket, gerekli dış desteği de sağlayarak Filistinlilere ait topraklarda bir Yahudi devleti kurmuştur.

Filistin’de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948’de, Tel Aviv’de toplanan Yahudi Millî Konseyi, yayınladığı bir bildiri ile İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiştir. Bunun hemen ardından ABD ve ertesi gün de Sovyetler Birliği İsrail’i tanıdıklarını açıklamıştır. Bir yıl sonrada Türkiye tanımıştır.

4. Arap & Siyonizm Savaşları

Arap – İsrail Savaşları, Arap Birliği ülkeleri (başlıca Mısır, Suriye, Ürdün ve Filistin) ve İsrail arasındaki politik gerilim ve askeri savaşlar dizisidir. 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bütün Arap ülkelerine sıçrayan Arap başkaldırışıyla ortaya çıkmıştır.

4.1. Birinci Arap-İsrail Savaşı (1948)

İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesinden birkaç saat sonra Arap Birliği üyesi beş ülke İsrail’e savaş açmıştır. Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak kuvvetleri üç yönden saldırıya geçerek başlangıçta ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak gerek Arap ülkelerinin askerî zafiyetleri ve aralarındaki koordinasyonsuzluk gerekse Batılı güçlerin İsrail’e destek vermesi nedeniyle savaş Araplar aleyhine dönmüştür. İsrail savaş sırasında Sovyetler Birliği’nden de önemli yardımlar almış, Sovyetlerden gelen uçaklarla Ürdün ve Suriye’nin başkentlerine saldırmış ve bu saldırılarda çok sayıda sivil hayatını kaybetmiştir. Arapları büyük bir yenilmişlik psikolojisine sokan ve tarihe “en-Nakba/Büyük Felaket” olarak geçen bu savaşın sonunda İşgalci İsrail, 1947’de Taksim Planı ile elde ettiği %56’lık Filistin toprağını %78’e çıkarmıştır.

Savaştan en kârlı çıkan İsrail’dir. 1914’te 85.000, 1943’te 539.000, 1946’da 608.000, 1947’de 650.000 olan Filistin’deki Yahudi nüfusu, 1949’da 758.000’e ulaşmıştır. İsrail bu savaşla, BM Taksim Planı uyarınca kendisine verilen toprakları %40 arttırmıştır. Ürdün de Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü topraklarına katarak İsrail’den sonra en fazla toprak kazanan ülke olmuştur.

BM’nin araya girmesiyle 1949’un Şubat ile Temmuz ayları arasında İsrail, savaştığı her Arap ülkesi ile ayrı ayrı ateşkes anlaşmaları imzalayarak savaş hâlini sona erdirmiştir. Filistin’i Yahudi işgalinden kurtarma amacıyla savaşa giren Ürdün Batı Şeria’ya, Mısır da Gazze Şeridi’ne asker yığmıştır. Kudüs ise batıda İsrail, doğuda Ürdün arasında bölünmüştür.

4.2. İkinci Arap – İsrail (Süveyş) Savaşı (1956)

İlk savaşın Yahudiler nezdinde dünyanın tavrının görülmesi açısından ayrı bir anlamı vardır. İsrail durumdan memnundur ve artık bölgede daha rahat hareket etmektedir. 1950’lerin başından itibaren Filistinlilerin yaşadığı 187 köyün tamamen tahrip edilmesi, insanların katledilmesi ve göçe zorlanması bunu açıkça ortaya koymuştur.

Bu şekilde 1956’ya gelinmiştir. Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdünnasır’ın, 28 Temmuz 1956’da Süveyş Kanalı’nın uluslararası trafiğe açık olmakla birlikte, Mısır’a ait olduğu için millileştirildiğini açıklaması üzerine, İsrail saldırmak için beklediği fırsatı elde etmiştir. İngiltere ve Fransa bu kararı tanımadıklarını bildirerek Mısır’dan Süveyş Kanalı’nın kendilerine bırakılmasını istemiştir, ancak Mısır bunu reddetmiştir. Londra’da toplanan konferanslardan da bir sonuç çıkmayınca, üç ülkenin daha önce uzlaştığı gizli ittifak uyarınca, İngiltere ve Fransa hava saldırılarıyla Mısır’ın bütün havaalanlarını ve askerî bölgelerini imha ederken, İsrail de 29 Ekim’den itibaren karadan Gazze ve Sina’yı işgal etmiştir.

Bu saldırılar sonucunda Mısır 7 Kasım’da ateşkesi kabul etmek zorunda kalmıştır. BM Genel Kurulu’nda alınan kararla Süveyş Kanalı’na sözde barış gücü yerleştirilmiş; SSCB’nin tehdidi ve ABD’nin baskısıyla Aralık 1956-Mart 1957’de İngiltere, Fransa ve İsrail, Mısır topraklarından geri çekilmek zorunda kalmıştır.

4.3. Üçüncü Arap-İsrail (Altı Gün) Savaşı (1967)

1964’te FKÖ’nün kurulması ve Suriye’de Arap milliyetçiliği ile sosyalizme dayanan Baas Partisi’nin 1963’te darbeyle iktidara gelmesi, bunalımı yeniden başlatmıştır. Nasır’ın Sina’da konuşlandırılan BM Barış Gücü askerlerinin çekilmesini istemesi ve oraya asker yığması ve ayrıca Mayıs 1967’de Akabe Körfezini deniz ulaşımına kapatması, İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’ı harekete geçirmiştir.

Yine mayıs ayında başlayan Suriye-İsrail gerginliği, Gazze ve Sina’yı işgal etmek isteyen İsrail için iyi bir fırsat olmuştur. 5 Haziran 1967’de ilk defa Arap düzenli orduları ile İsrail birlikleri karşı karşıya gelmiş; Mısır hava kuvvetlerini ani bir saldırıyla imha eden İsrail, Suriye ve Ürdün’e de saldırmıştır.

İsrail, Arap ülkeleri arasındaki iletişim kopukluğu ve çıkar ayrılıklarını çok iyi değerlendirerek Filistin topraklarının geriye kalan %22’sini (yani 1949’dan beri Mısır ile Ürdün’ün kontrolünde bulunan Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze), Mısır topraklarının %6’sını (Sina Yarımadası), Suriye topraklarının %1’ini (Golan Tepeleri) işgal etmiştir. Altı gün süren bu savaşla İsrail, kendi kontrolündeki toprağı üç kattan daha fazla arttırmış ve üstelik stratejik derinliğe kavuşmuştur. Müslümanlara ait kutsal mekânlarla birlikte Kudüs’ün tamamı İsrail’in eline geçmiştir.

4.4. Dördüncü Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşı (1973)

1967 Savaşı’nda büyük bir yenilgi yaşayan Mısır ve Suriye, bazı Arap devletlerinin de desteğiyle, 1973 yılında işgal altındaki Sina Yarımadası’nda ve Golan Tepeleri’nde bulunan İsrail kuvvetlerine saldırmıştır. 6 Ekim 1973 günü başlayan bu savaş, altı gün süren 1967 Savaşı’nın doğurduğu tepkinin ve işgal edilen toprakları kurtarma çabasının bir sonucu olarak vuku bulmuştur.

18 Ocak 1974’te İsrail ile Mısır arasında ateşkes imzalanmıştır. Anlaşmaya göre Mısır Süveyş Kanalı’nın doğu yakasındaki güçlerini azaltacak, buna karşılık İsrail de Sina’da Milta ve Gidi geçitlerinin batısına çekilecekti. Bu anlaşmayı 4 Eylül 1975’te imzalanan ikinci bir anlaşma takip etmiştir. İsrail’in Sina’dan çekilmesini öngören “Geri Çekilme Anlaşmaları” daha sonraki bir tarihte imzalanacak olan barış anlaşmasının da taslağı niteliğindeydi. Öte yandan 31 Mart 1974’te Suriye ve İsrail arasında, her iki tarafın kuvvetlerinin bir BM tampon bölgesi ile ayrılması ve savaş esirlerinin mübadelesini de içeren bir ateşkes anlaşması imzalanmıştır.

5. 15 Mayıs 1948 Nakba Felaketi (Büyük Felaket)

İsrail’in 20. y.y.’ın başlarından itibaren Filistin’de gerçekleştirdiği ihlal ve katliamlar, 14 Mayıs 1948’de Filistin toprakları üzerinde işgal devletinin kuruluşunu ilan etmesiyle daha da şiddetli bir hal almıştır.

Hakları, toprakları, vatanları, canları, malları gasp edilen Filistinliler takvimlerin 15 Mayıs 1948’i gösterdiği bu günü büyük felaket anlamına gelen “en-Nakba” olarak adlandırmaktadırlar.

500’den fazla köyün Siyonist İsrail tarafından yerle bir edildiği topraklar, sağ kalanların ve eşleri çalışma ya da toplama kamplarına götürülen kadınların önce canlarını ve çocuklarını sonra da yıkılan evlerinden kurtarabildiklerini alarak en yakın Arap ülkesine sığınmalarına şahitlik etmiştir. 800.000 Filistinlinin kitlesel göçü ile sonuçlanan NAKBA, Filistinli mülteciler sorununun da başlangıcını oluşturmaktadır. Bu olay, Filistinli mülteciler sorununu uluslararası toplumun gündemine taşımıştır.

6. Deir Yasin Katliamı (9 Nisan 1948)

9 Nisan 1948’de Deir Yasin köyünde gerçekleştirilen katliamda 254 Filistinli sivil katledildi.

II. Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’da İngiltere’nin yerini ABD aldı. 1948’in Mayıs ayında Filistin topraklarında Batı desteği ile İsrail devleti kuruldu. Daha bu devlet kurulmadan önce bölgede gerçekleştirilen Deir Yasin gibi katliamlar Ortadoğu’da yeni ve daha büyük bir istikrarsızlığın habercisiydi.

Aşırı dinci Irgun terör örgütüne bağlı militanlar tarafından 9 Nisan 1948’de Deir Yasin köyünde gerçekleştirilen katliamda 254 Filistinli sivil katledildi. Evler havaya uçuruldu, köyde kalan herkes kurşuna dizildi ve cesetleri kuyulara atıldı. Deir Yasin köyünün haritadan silindiği katliamın amacı, Kudüs yolunu Arap güçlerinden “temizlemek” ve Araplar arasında korku salmaktı.

7. Sabra ve Şatilla Katliamı (16 Eylül 1982)

16 Eylül 1982’de, İsrail’in desteklediği aşırı sağcı Hıristiyan Falanjist milisler Lübnan’ın başkenti Beyrut’un güneyinde bulunan Sabra ve Şatilla Filistin mülteci kamplarına İsrail ordusunun onayıyla ve gözetimi altında saldırarak çoğu kadın ve çocuk savunmasız 2.000 Filistinliyi cesetleri tanınmaz hale gelecek şekilde vahşice katletmişti. Katliamın ertesi sabahı, cesetler, Sabra ve Şatilla sokaklarında üst üste yığılmışlardı. Artık her şey için çok geçti.

Ariel Şaron komutasındaki İsrail ordusu “uluslararası sözleşme ile koruma altına alınmış” Sabra ve Şatilla kamplarını kuşatma altına alarak kamplardaki Filistinlilerin kaçmalarına engel oldu. Lübnanlı Falanjistler ise kendi denetimleri altındaki Sabra-Şatilla’da bulunan çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan kampın önce İsrail askerleri tarafından kuşatma altına alınmasına, daha sonra ise Falanjist milisler tarafından kamp sakinlerinin katledilmesine göz yumdu. İsrail ordusu, herhangi bir sorumluluk almadı.

Filistin Kurtuluş örgütünün 18 Ağustos’ta kabul edilen ateşkes çerçevesinde Beyrut’taki kamplarda yaşayan Filistinli sivillerin güvenliğine dair İsrail ve ABD’den teminat almış olmasına rağmen yaşanan bu katliam tüm dünyanın tepkisini çekmişti. İsrail, katliamı araştırmak üzere bir komisyon kurmak zorunda kalmış, komisyon Şubat 1983’te yayımladığı raporda, Falanjist milislerin lideri Eli Hubeyka’yı doğrudan, Ariel Şaron’u ise bireysel olarak sorumlu tutmuştur. Katliamdan sorumlu olan Ariel Şaron artık “Beyrut kasabı” olarak anılmaya başlanmış ve savunma bakanlığından istifa etmek zorunda kalmış ancak hükümetin bir parçası olmaya devam etmiş, 2001 yılında ise İsrail başbakanlığı görevine gelmiştir.

8. Birinci Gazze Katliamı

27 Aralık 2008’de İsrail’in Gazze’ye karşı başlattığı operasyonun dünya kamuoyunda yarattığı şaşkınlığın nedeni saldırının sürpriz olması değil, trajedinin boyutları. İsrail’in Gazze’ye saldırısı sonucu bugüne kadar 1000’den fazla Filistinli öldü ve 4000’den fazlası yaralandı. Birleşmiş Milletlerin yaptığı açıklamaya göre saldırıda ölen veya yaralanan Filistinlilerin üçte birini çocuklar oluşturmaktadır.

İsrail Neden Saldırdı?

İlk önce 2005’te belediye seçimlerinde başarı gösteren Hamas’ın, daha sonra Ocak 2006’da Filistin’de gerçekleşen seçimleri kazanması ile başlayan süreç, başından beri İsrail için kabul edilemez bir durumdu. Hamas ile el-Fetih arasındaki çekişmeyi iyi değerlendiren İsrail yönetimi, dünyadan gelen ambargo desteğini de arkasına alarak Hamas’ı iktidardan uzaklaştırmayı başardı. Bunda Hamas’ın siyasi bir parti olma sürecindeki eksiklikleri, örgütün askeri kanadı ile bağının devam etmesi ve kendi iç çekişmelerinin yarattığı çatışma da etkili oldu.

9. Birinci İntifada (1987-1993)

8 Aralık 1987, Filistin’de İsrail işgaline karşı ilk toplu başkaldırı hareketi olan İntifada’nın başlangıç tarihidir. Filistinliler aleyhine sonuçlanan barış görüşmeleri ve FKÖ’nün komşu coğrafyalardan Tunus’a sürülmesi sonucu İsrail’e karşı direnişin zayıflaması, Filistin halkının tepkisinin büyümesine neden olmuştur. Gazze’de bir Yahudi’ye ait kamyonetin Filistinli işçileri taşıyan bir araca çarparak dört Filistinlinin ölümüne ve dokuzunun da yaralanmasına neden olması İntifadanın fitilini ateşlemiştir. İntifada için ilk organizasyon Gazze İslam Üniversitesi Öğrenci Meclisi tarafından yapılmış ve tamamı Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) mensubu olan öğrenciler yaralıların bulunduğu Şifa Hastanesi’nin çevresinde toplanmıştır.

İntifada, Gazze Şeridi’nde HAMAS’ın öncülüğünde başlamış ve kısa sürede Batı Şeria’ya yayılmıştır. Protestolar sivil itaatsizliğe dönüşmüş, genel grevler düzenlenmiş, İsrail ürünleri boykot edilmiş, duvarlara işgal karşıtı yazılar yazılmış ve yollara barikatlar kurulmuştur. Ağır silahlarla donanmış İsrail askerleri ve tanklarına karşı Filistinliler sapan, taş ve sopalarla direnmiştir. 1993’e kadar süren İntifada’da toplam can kaybı 1.300’e ulaşmıştır. İsrail askerlerinin taş atanların elleri ve ayaklarını kırması nedeniyle on binlerce Filistinli genç de sakat kalmıştır. İntifada yıllardır ezilen, işkence edilen, zorla evlerinden kovulan, en ağır katliamlara uğrayan bir halkın kadın-erkek, yaşlı-genç, hep birlikte işgalci İsrail’e karşı doğal başkaldırısının adı olmuştur.

İntifada’nın İsrail’e verdiği maddi ve manevi kayıplardan ötürü daha önce kesintiye uğrayan barış görüşmeleri, 1991’deki Madrid Barış Konferansı ile yeniden başlamıştır. 1993’te imzalanan Oslo Anlaşması ile birlikte Filistin halkının topyekûn bir başkaldırı hareketi olan İntifada sona ermiştir.

10. Oslo 1 ve Oslo 2 Anlaşmaları

Norveç’in başkenti Oslo’da gerçekleşen ve sekiz ay süren gizli görüşmeler, 13 Eylül 1993’te “Oslo I” olarak da tanımlanan “İsrail-FKÖ Prensipler Deklarasyonu” ile sonuçlandı. Oslo I’in temel maddeleri şunlardır:

  • İsrail’in askeri kuvvetlerinin Gazze Şeridi ve Eriha dan üç hafta içinde çekilmesi
  • İsrail’in dış ilişkiler, iç güvenlik ve yerleşimler konusunda kontrolünü devam ettirmesi kaydıyla tüm sivil otoritenin Filistinlilere devredilmesi.
  • Filistin Ulusal Otoritesi’nin yetkilerinin tanımlanması ve bir polis gücünün oluşturulması.
  • Prensipler Deklarasyonu’nda tanımlanan beş yıllık geçiş sürecinin başlaması.

İşte bu anlaşmayla birlikte, 1999’da imzalanması beklenen nihai anlaşmaya kadar İsrail’in geri çekildiği Filistin topraklarını yönetecek geçici bir yapı olarak Filistin Ulusal Otoritesi kuruldu.

Eylül 1995’te Oslo II olarak bilinen ikinci bir anlaşma imzalandı ve barış sürecinin oluşturması gereken organların yapısı daha ayrıntılı olarak ele alındı.

Oslo anlaşmalarının şartlarına göre Filistinliler uluslararası hukuka dayalı bazı haklarından taviz vermiş oldular. Filistinlilerin amacı bağımsız bir devlete sahip olmaktı. Oslo anlaşmaları ile sivil yönetim Filistinlilere geçti; fakat İsrail dış ilişkiler, iç güvenlik ve yerleşimlerle ilgili kontrolünü sürdürdü. Yönetimi Filistinlilere devredilen bölgeler iktisadi açıdan İsrail’e bağımlı olmaya devam etti.

11. Filistin Kurtuluş Örgütü FKÖ’nün Düşüşü ve Teslimiyeti

FKÖ önce marjinalleştirildi. Marksist eğilimleri nedeniyle Arap ülkelerinden hiç para alamamaya başladı. Filistinli liderlerin çoğu silahlı mücadeleyi arka plana atıyor, bunu gerçek bir kurtuluş aracı olarak görmüyor, yalnızca İsrail’e gözdağı vermek için sürdürülüyordu. Yeni Filistin düzeni, zaferin müzakere yoluyla sağlanacağı gibi yanıltıcı bir teori benimsiyordu. Aldatıcı bir şekilde “barış süreci” olarak adlandırılan süreç 1991’de Madrid’de başlayacak ve Oslo’da (1993-1995), Wye’de, ardından 2000’de Camp David’de (ABD) devam edecektir. ABD, İsrail’in Filistinlileri geri püskürtmesine yardım etmek için tüm gücüyle ağırlığını koymaya devam etmiştir.

Ancak güçlü veya eşit bir konumdaysanız müzakere süreci meşru olur. Ancak önce bir halk tabanı ve kararlı bir direnişle güçlü bir konum elde ettiyseniz başarılı bir şekilde müzakere edebilirsiniz. Sahada güçlü olduğunuzda “konuşabilirsiniz”. Sahada savaşmaktan vazgeçenler müzakere masasında çok zayıf kalırlar.

Sonuç olarak Arafat, kendini ciddi bir şekilde tehlikeye atsa da neredeyse hiçbir şey elde edememiştir. Düşmanları, onun kendi halkı nazarındaki itibarını zedelemeyi başarmıştır. Dahası çok otoriter ve az demokratik olan Filistin Yönetimi, himayeci ve kayırmacı atama ve patronaj sistemini tahkim etmiştir. Büyüyen yolsuzluklar onu daha itibarsızlaştıracak, El Fetih ve FKÖ tarafından işlenen bu hatalar Hamas’ın yükselişine imkân tanıyacaktır.

12. Seçimler & Hamasın Galibiyeti

2006‟nın Filistin sorununu önemli ölçüde etkileyen ikinci gelişmesi de Ocak ayında yapılan seçimleri Hamas’ın kazanmasıydı.

Hamas’ın seçim zaferi bir taraftan El Fetih’le özdeşleşen Filistin sorununa yeni bir boyut katarken diğer taraftan da İsrail’in Filistinlilere yönelik şiddet eylemlerini daha da artırmasını tetikledi. Üçüncüsü, Hamas ve el-Fetih etrafında şekillenen ve bazen şiddete varan yeni bir kutuplaşma Filistin sorununa farklı bir boyut kattı. Son olarak belirtmek gerekir ki, 2006 yılı Filistin sorunu açısından uluslararası yardımların minimum düzeye indiği ve bunun sonucunda Filistinliler arasında gerilimin üst düzeye çıktığı bir yıl olarak da anılacaktır.

Ocak seçimleri planlandığı gibi 25 Ocak’ta yapıldı. Filistin’de, seçimlere ilk kez katılan Hamas 132 sandalyeden 74 sandalye kazanırken, el-Fetih 45 sandalyede kaldı. İsrail’de ve ABD’de Hamasın zaferi sıkıntı oluşturmuştur.

Sonuçlar 1967 Arap İsrail savaşından itibaren Filistin sorununun dominant aktörü olan El-Fetih’i muhalefete iterken, İsrail’le mücadeleyi El-Fetih’ten farklı olarak politik olduğu kadar askeri alanda da sürdüren bir hareketi iktidara taşıdı.

17 Şubat’a gelindiğinde kurulacak Hamas yönetimini istikrarsızlaştırmak amacıyla İsrail Başbakanı Olmert ve ABD Başkanı Bush’un üst düzey danışmanları 12 adımlık bir plan hazırladılar:

  • Plan İsrail’in KDV vergilerinin transferini durdurmasını,
  • Gazze geçiş noktalarındaki kısıtlamaların artmasını,
  • Gazze ve Batı Şeria’dan ürünlerin İsrail’e gümrüksüz girmesini sağlayan uygulamanın kalkmasını,
  • Gazzeli işçilerin İsrail’e girmesinin engellenmesini,
  • Acil durumlar hariç Gazze ve Batı Şeria arasında Filistinlilerin hareket etmesine izin verilmemesini,
  • Filistinlilerin VİP haklarının iptal edilmesini dolaysıyla da Gazzeli parlamenterlerin Ramallah’daki meclis oturumlarına katılmasının engellenmesini ve Gazze limanının inşaatının durdurulmasını öngörüyordu.

İsrail ve ABD’nin aksine Filistin’deki duruma daha ılımlı yaklaşan uluslararası güçler de mevcuttu. Rusya bunların başını çekiyordu.

Hamas Yönetimi kendisine karşı düzenlenen uluslararası kampanyadan bir çıkış yolu bulmak amacıyla başından beri kendisine karşı mesafeli bir tutum sergilemeyen Rusya Devlet Başkanı Putin ile 3 Mart‟ta bir görüşme gerçekleştirdi.

Fakat Rusya’nın bu desteği Hamas’ın mevcut krizden çıkması için tek başına yeterli değildi.

Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ile İsrail Başbakanı Ehud Olmert görüşmesi yeniden gündeme geldi. Abbas ve Olmert 22 ay sonra ilk kez bir araya gelmişti. Görüşmenin ardından yapılan resmi açıklamada iki liderin “gerçek partnerler olarak işbirliği konusundaki isteklerinin” ve yol haritası doğrultusunda “barış ve güvenlik içinde yan yana yaşayan” iki devletli bir çözüm konusunda anlaştıklarının altı çizilmiştir.

13. Siyonizm Kavramı

Siyon, Ahd-i Atîk’te Kral Dâvûd tarafından fethedilip krallığın merkezi yapılan Kudüs şehri için kullanılmış bir isimdir (II. Samuel, 5/7). Zamanla kapsamı bütün İsrail topraklarını ifade edecek şekilde genişlemiştir. Siyon kelimesine dayanan siyonizm ise yahudi halkının “tarihî yurtlarına dönüşü” mânasında Filistin’de yahudi devleti kurmayı hedefleyen siyasî hareketi belirtir. XIX. yüzyıl sonlarında Doğu Avrupa yahudileri içinde ortaya çıkan, ardından bütün dünya yahudileri arasında yayılan siyonizmin siyasî, sosyalist, kültürel, revizyonist ve dinî-mesîhî olmak üzere çeşitli açılımları ortaya çıkmıştır.

Örgütlü bir hareket olarak politik Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’dir. Siyonist hareket için önemli bir merhale olan Filistin’in kolonizasyonu programı ve Dünya Siyonist Örgütü’nün kurulmasının planlandığı ilk Siyonist Kongresi, 29-31 Ağustos 1897 tarihinde İsviçre’nin Basel kentinde yapılmıştır. Farklı görüşlere ve kesimlere mensup 200’ü aşkın delegenin katılımıyla düzenlenen kongre dindar, reformcu ve asimilasyon yanlısı üç farklı eğilimi bir arada toplayabilmiştir. Herzl’in açılış konuşmasındaki “Biz, Yahudi ulusunu barındıracak olan evin temelini atmak için buradayız.” ifadesi kongrenin hedefini açıkça ortaya koymuştur. Basel Kongresi’nde Siyonizm’in resmî programı “Yahudiler için Filistin’de kamu hukukuyla güvence altına alınmış bir vatan yaratmak” olarak açıklanmıştır.

Herzl daha sonra, Mayıs 1901’de Sultan II. Abdülhamid’e dolaylı yollardan Yahudilerin Filistin’e göçünü öngören bir teklifte bulunmuş ancak teklif Sultan tarafından kabul edilmemiştir. 1904’te Herzl’in ölümüyle Siyonist hareket politikler ve pratikler olarak ikiye bölünmüştür. Politiklere göre Yahudi sorununa Filistin’de ya da başka herhangi bir yerde acil olarak çözüm bulunması gerekmekteydi. Pratikler olarak adlandırılan grup ise Yahudi vatanı ve ulusunun Filistin’den başka bir yerde kurulmasının mümkün olmadığı görüşünde ısrarcıydı. Ancak hareket içindeki bu bölünme aynı yıl Rus bir Yahudi kimyager olan Haim Weizmann’ın Siyonist hareketin liderliğine gelmesiyle son bulmuştur.

Herzl gibi Yahudi dünyası dışından gelecek olan desteğin önemine vurgu yapan Weizmann, bu yöndeki ilk diplomatik temaslarını İngiltere ile gerçekleştirmiş ve aradığı desteği de elde etmiştir. Yahudi olmadığı hâlde düşünce noktasında Siyonizm’i destekleyen çoğu kimse, “ırksal hoşgörü” olgusuna hizmet ettikleri inancındaydılar. Yahudi olmayan kimselerin Siyonizm’e yardım etme konusundaki istekliliklerinin en önemli nedeni, Siyonizm ile liberalizm arasındaki ilişkiye dair zihinlerindeki karışıklıktı. 53 Diğer bir neden de ahir zamanda Yahudilerin Hz. İsa’nın ordusuna katılacakları ve Hz. İsa’nın yeniden zuhur etmek için Yahudilerin göç etmesini beklediği inancına dayalı Evanjelizm’in İsrail’in kuruluş aşamasında İngiltere’de çok güçlü bir dinî akım olmasıydı. Nitekim gerek Balfour Deklarasyonu’nu kaleme alan Lord Arthur Balfour gerekse İngiliz Başbakan David Lloyd George, Evanjelik inançları nedeniyle Siyonist hedeflere yakındı.

KAYNAKÇA

  • Siyonizm Düşünden İşgal Gerçeğine Filistin. İHH İnsani Yardım Vakfı. (2003). 
  • Gazze’de Katliam: Türkiye, Ortadoğu ve Filistin Sorunu. Seta Analiz  (2009).
  • Filistinliler Terörist Mi, Direnişçi Mi?  GZT.com, Mecra, Firdevs YİĞİT Jeopolitik Ve Arap Dünyası Uzmanı Mohamed Hassan Röportajı
  • TDV İslâm Ansiklopedisi, Siyonizm.
  • BBB News Türkçe, Filistin’de Hamas Zaferi
  • Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü, Filistin Yayınları.